back to top
25 Mart, 2026, Çarşamba

İsrail’in Güvenlik Doktrini Kıbrıs ve Suriye’yi Nasıl Konumlandırıyor?

YayınlarAnalizİsrail’in Güvenlik Doktrini Kıbrıs ve Suriye’yi Nasıl Konumlandırıyor?

İsrail’in Güvenlik Doktrini Kıbrıs ve Suriye’yi Nasıl Konumlandırıyor?

Giriş

İsrail’in güvenlik doktrini, yalnızca kendi sınırları içerisindeki tehdit algılarıyla sınırlı kalmamakta; bölgesel dinamikler çerçevesinde şekillenen çok katmanlı bir stratejiye dayanmaktadır. Bu bağlamda Kıbrıs ve Suriye, İsrail’in çevresel güvenlik kuşağında özel önem atfettiği iki kilit coğrafya olarak öne çıkmaktadır. Hem askeri tehditlerin sınır ötesinde bertaraf edilmesi hem de enerji güvenliği, istihbarat faaliyetleri ve bölgesel dengeleme politikaları açısından bu iki alan, İsrail’in stratejik planlamalarında belirleyici rol oynamaktadır. Bu analiz, İsrail’in güvenlik doktrininin Kıbrıs ve Suriye’ye nasıl bir rol biçtiğini, bu ülkelerdeki gelişmeleri kendi lehine nasıl araçsallaştırdığını ve Türkiye ile ilişkiler bağlamında ne tür jeopolitik çıkarımlar ürettiğini incelemeyi amaçlamaktadır.

İsrail’in Güvenlik Doktrininin Temel Dinamikleri

İsrail’in güvenlik doktrininin temelini, devletin varoluşsal bir tehditle karşı karşıya olduğu tezi oluşturur. Holokost, antisemitizm ve İsrail’in meşruiyet problemleri gibi tarihsel deneyimler, ideolojik kaygılar ve bölgesel koşullar İsrail’in kendini sürekli tehdit altında hissetmesine neden olmaktadır. Özellikle İkinci Dünya Savaşı sırasında yaşanan Holokost ve tarih boyunca Yahudilerin sistematik bir şekilde Batı dünyasında dışlanmasına neden olan antisemitizm olgusu, Yahudi kolektif hafızasında derin bir güvenlik kaygısı yaratmıştır. Bu durum, kendi kendini savunabilen, güçlü ve egemen bir Yahudi devleti olmadan Yahudilerin güvenliğinin kalıcı biçimde sağlanamayacağı düşüncesini pekiştirmiştir. İsrail’in kuruluşuna giden süreçte bu algı, yalnızca bir ulusal güvenlik ihtiyacından öte, varoluşsal bir zorunluluk olarak kodlanmış ve modern İsrail devletinin güvenlik doktrininin temel taşlarından birine dönüşmüştür.

İsrail’in “güvenebileceği hiçbir mutlak müttefiki yoktur” anlayışı, İsrail’in güvenlik doktrininin bir diğer sütununu oluşturmaktadır. Bu yaklaşım, büyük ölçüde tarihsel deneyimlerden beslenmektedir. Özellikle Yahudi Soykırımı sırasında Batılı devletlerin çoğunun etkisiz kalması ya da sessizliğe bürünmesi, İsrail’in dış politika ve güvenlik reflekslerini derinden şekillendirmiştir. Bu tarihsel hafıza, İsrail’de yalnız kalmaya her zaman hazırlıklı olunması gerektiği düşüncesini yerleştirmiş; dolayısıyla dış desteğe koşulsuz güvenmenin mümkün olmadığı fikrini kalıcı bir anlayışa dönüştürmüştür. İsrail, ABD’ye bile mutlak manada güvenmemektedir. Özellikle Demokrat Parti yönetimlerinde, insan hakları, yerleşim politikaları ve bölgesel güvenlik gibi konularda yöneltilen eleştiriler ve uygulanan diplomatik baskılar, İsrail kamuoyunda ve karar alma mekanizmalarında ABD’nin bile koşulsuz bir müttefik olarak görülemeyeceği yönünde bir kanaatin pekişmesine yol açmıştır. Bu gelişmeler, müttefiklik ilişkilerinin ne denli kırılgan olabileceğini açıkça ortaya koymuştur. Bu yüzden Amerika’da İsrail lobisi, Cumhuriyetçi Parti ve Demokrat Parti’de de nüfuz sahibi olmaya çalışmaktadır. Tüm bu tarihsel ve stratejik deneyimlerin ışığında İsrail, güvenliğini uzun vadede dış aktörlere bağımlı kalmadan sağlayabilmek için askeri, teknolojik ve diplomatik kapasitesini azami ölçüde güçlendirmesi gerektiğine inanmaktadır. Bu nedenle savunma sanayisini geliştirmiş, nükleer kapasitesini korumuş ve dış yardım olsa dahi güvenliğini kendi belirlemeye çalışmıştır.

İsrail, dünya genelinde olduğu gibi Batı’nın pek çok ülkesinde de Filistin meselesi nedeniyle yoğun eleştirilere maruz kalmakta; özellikle üniversitelerde ve uluslararası kamuoyunda sıklıkla tartışmaların odağı hâline gelmektedir. Şurası çok açık ki, İsrail-Filistin çatışmasının devam etmesi, çatışmanın şiddet içeren doğası ve demografik sorunlar, İsrail’in hem iç siyasal dengelerini hem de uluslararası toplumdaki imajını olumsuz yönde etkilemektedir. Özellikle 7 Ekim sonrasında Gazze’de başlattığı geniş çaplı askeri operasyonlar ve sivil kayıplarla sonuçlanan ağır bombardımanlar, İsrail’i uluslararası hukuk açısından ciddi bir krizin eşiğine getirmiştir. Bu süreçteki eylemler, İsrail’in Uluslararası Adalet Divanı’nda (Lahey) soykırım suçlamasıyla yargılanmasına yol açmış; ülke, tarihinde belki de ilk kez böylesine derin ve kapsamlı bir uluslararası meşruiyet kriziyle karşı karşıya kalmıştır. Ortaya çıkan bu gerçeklik, İsrail kamuoyunda ve siyasetinde ciddi rahatsızlıklara yol açmakta ve dış politika stratejilerinin şekillenmesinde etkili olmaktadır. İsrail, kendisine yöneltilen bu eleştirileri bertaraf edebilmek amacıyla, güçlü lobi faaliyetleriyle başta ABD olmak üzere Batılı ülkelerde siyasi ve diplomatik desteğini artırmakta; sosyal ve geleneksel medya aracılığıyla kamuoyuna yönelik savunular yapmakta; uluslararası hukuk çerçevesinde hareket ettiğini ve güvenlik tehditlerine karşı meşru müdafaa hakkını kullandığını vurgulamakta; ayrıca İsrail, Batı’daki üniversiteler ve akademik çevrelerde düzenlediği eğitim programları, seminerler ve konferanslarla kendi güvenlik ve dış politika perspektifini meşrulaştırmaya çalışmaktadır. Öte yandan, İsrail karşıtı akademik çalışmaları, öğrenci gösterilerini ve ifade özgürlüğü kapsamında yapılan eleştirileri bastırmak amacıyla çeşitli baskı mekanizmaları devreye sokulmakta; üniversitelerdeki protestolar idari ve hukuki yollarla sınırlandırılmaktadır.

Böl ve Yönet

İsrail’in güvenlik doktrinindeki temel sütunlardan biri olan bölgesel yalnızlık, İsrail’in kuruluşundan bu yana çevresindeki Arap ve Müslüman ülkelerle yaşadığı çatışmalı ilişkiler sonucunda şekillenmiştir. Bu yalnızlık, İsrail’in güvenliğini tehdit eden çok sayıda devletin bulunduğu bir bölgede varlığını sürdürebilme stratejisinin önemli bir parçası haline gelmiştir. 1948 Arap-İsrail Savaşı, 1967’deki Altı Gün Savaşı ve 1973’teki Yom Kippur Savaşı, İsrail’in çevresindeki ülkelerle ciddi askeri çatışmalar yaşamasına yol açmıştır. Bu savaşlar sonucunda İsrail, kendisini sürekli tehdit altında hissetmiş ve güvenliğini sağlamak için kendi başına hareket etmeye odaklanmıştır. İsrail, çevresindeki tehditler karşısında güvenliğini sağlamak amacıyla üç yönlü bir strateji izlemiştir: Bölgedeki bazı ülkelerle dostluk ilişkileri kurmak, tehdidi sınır ötesinde karşılamak ve hasım unsurlar arasında ayrışma ve bölünmeyi teşvik etmek. Bu stratejinin temel amacı, İsrail’in varlığını sürdürebilmesi için çevresindeki tehditleri azaltmak ve saldırılara karşı caydırıcılık sağlamaktı. Dost kazanma kapsamında İsrail, 1979’da Mısır’la imzaladığı Camp David Anlaşması ve 1994’te Ürdün’le imzaladığı barış anlaşmasıyla bu iki önemli sınır komşusunu tehdit olmaktan çıkarmıştır. Tehdidi sınır ötesinde karşılama stratejisi bağlamında Lübnan, Suriye ve İran başta olmak üzere birçok ülkede operasyonlar düzenlemiştir.

Üçüncü stratejik ayak olan hasım unsurlar arasında ayrışma ve bölünmeyi teşvik etme çerçevesinde İsrail, bölgesel düşmanlarının bir araya gelmesini engellemeyi amaçlamaktadır. Bu kapsamda Filistin içindeki Hamas-Fetih bölünmesi, İsrail için önemli bir fırsat olarak değerlendirilmiştir. İsrail, bu bölünmeyi derinleştirerek Filistin tarafının tek bir aktör olarak hareket etmesini engellemiş ve karşısında bölünmüş, zayıf bir muhatap kalmasını sağlamıştır. Ayrıca, İran ile Arap ülkeleri arasındaki rekabeti etkin bir şekilde kullanarak İran tehdidine karşı Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn ve Suudi Arabistan gibi ülkelerle örtük ya da açık iş birliklerine yönelmiştir. Bu çerçevede, 2020 yılında imzalanan İbrahim Anlaşmaları, İsrail’in uzun süredir yürüttüğü arka kapı diplomasisinin somut bir başarısı olarak değerlendirilebilir.

İsrail’in güvenlik stratejisinde hasım unsurlar arasında ayrışma ve bölünmeyi teşvik etme yaklaşımı, sadece devlet aktörleriyle sınırlı kalmayıp, devlet altı yapılar ve bölgesel azınlıklar üzerinden de şekillenmiştir. Bu bağlamda İsrail, doğrudan veya dolaylı yollarla Orta Doğu’daki etnik, mezhepsel ve siyasi fay hatlarını derinleştirmeye çalışmıştır. Örneğin, PKK/PYD gibi terör örgütleriyle örtülü temaslar, Türkiye’nin güvenlik önceliklerini baskı altına alma ve Suriye-Irak hattındaki Türk etkisini sınırlama amacı taşımaktadır. Aynı şekilde, Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) ile geliştirilen ilişkiler, Irak’ın siyasi bütünlüğüne karşı bir kırılma alanı oluştururken, İsrail’in bölgedeki etkinliğini artırmasına olanak sağlamıştır. Özellikle IKBY’nin 2017’deki bağımsızlık referandumu sürecinde İsrail’in açık desteği, bu yaklaşımın somut bir örneğidir.

Doğu Akdeniz’de Stratejik Denge

Buna ek olarak, bölgesel azınlık grupları ve terör örgütleriyle sürdürülen temaslar, İsrail’in çevresindeki ülkelerde iç istikrarsızlıkları körükleyerek bu ülkelerin İsrail karşıtı politikalar üretme kapasitelerini zayıflatma çabasının bir parçası olarak yorumlanabilir. Ayrıca, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) ile Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) arasındaki ihtilaflı durum, İsrail tarafından Doğu Akdeniz’deki çıkarlarını maksimize etmek için değerlendirilmiştir. İsrail, GKRY ile enerji ve güvenlik alanlarında stratejik iş birlikleri geliştirerek, bölgedeki Türk varlığını dengelemeyi ve Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki nüfuzunu sınırlamayı amaçlamaktadır. Bu hedef doğrultusunda, Güney Kıbrıs’a kurduğu “Demir Kubbe” hava savunma sistemi, İsrail’in bölgedeki çıkarlarını koruma ve askeri etkisini artırma çabalarının önemli bir parçasıdır. Aynı zamanda, bu adım, İsrail’in GKRY ile güvenlik alanındaki iş birliğini güçlendirirken, Türkiye’nin bölgesel etkisine karşı dolaylı bir stratejik denge oluşturmayı amaçlamaktadır.

KKTC’de Türkiye’nin askeri varlığı, İsrail için bir tehdit olarak değerlendirilmektedir. İsrail, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki etkisini sınırlamak amacıyla, özellikle enerji kaynakları konusunda GKRY ile iş birliğini derinleştirmiştir. Bu bağlamda, Türkiye’nin KKTC üzerinden Doğu Akdeniz’de aktif ve kararlı bir aktör olarak varlık göstermesi, İsrail’in bölgedeki stratejik manevra alanını daraltmakta ve enerji projelerinin güvenliği açısından belirsizlik oluşturmaktadır. İsrail, GKRY ile geliştirdiği enerji, savunma ve güvenlik alanlarındaki stratejik ortaklığı Türkiye’ye karşı bir dengeleme unsuru olarak görmektedir. GKRY’deki güçlü “Türk karşıtı” tutumlar, İsrail’in bu ortaklığı derinleştirmesi için elverişli bir zemin oluşturmaktadır. Böylece İsrail, bölgedeki Türk etkisinin meşruiyetini sorgulatma fırsatı yakalamaktadır. Benzer şekilde İsrail, KKTC’deki Türkiye karşıtlığını, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki güç projeksiyonunu zayıflatmak, enerji ve güvenlik ortaklıklarını pekiştirmek ve kendi bölgesel nüfuzunu güçlendirmek için stratejik bir araç olarak kullanmaktadır. Bu yüzden, KKTC içindeki Türkiye karşıtı siyasi ve toplumsal eğilimleri izlemekte, bu çevrelerin söylemlerini dolaylı yollardan meşrulaştıracak diplomatik ve medya stratejileri geliştirmektedir. Böylece hem KKTC’nin uluslararası alandaki yalnızlığını derinleştirmeyi hem de Türkiye’nin bölgedeki tezlerinin itibarını zayıflatmayı amaçlamaktadır.

İsrail ne Kıbrıs’ta ne de Suriye’de güçlü bir Türkiye varlığından yanadır. Türkiye’nin Suriye’de artan askeri ve siyasi etkisi, İsrail’in sınır güvenliği ve bölgesel nüfuz politikalarını doğrudan etkileyebilecek çok boyutlu bir tehlike olarak algılanmaktadır. Özellikle Ankara’nın Hamas’la kurduğu yakın temaslar, İsrail tarafından ciddi bir tehdit unsuru olarak görülmekte; Türkiye’nin Filistin meselesindeki aktif tutumu, Tel Aviv’in bölgedeki diplomatik manevra alanını daraltmaktadır. Öte yandan, Türkiye’nin hem Suriye sahasında hem de KKTC’deki etkisini genişletmesi, İsrail’in Doğu Akdeniz’de GKRY ve Yunanistan ile kurduğu enerji ve güvenlik ortaklıklarını zayıflatma potansiyeline sahiptir. İsrail, Ankara’nın güney sınırlarına yakın bir bölgede kalıcı bir güç haline gelmesini, yalnızca bir jeopolitik meydan okuma olarak değil, aynı zamanda kendi güvenlik doktrinine yönelik uzun vadeli bir tehdit olarak algılamaktadır. Bu nedenle Türkiye’nin Suriye’deki varlığı, askeri dengeleri değiştiren bir unsur olmanın ötesinde, Filistin’den Doğu Akdeniz’e uzanan daha geniş bir stratejik rekabetin parçası haline gelmektedir.

Sonuç

İsrail, GKRY, KKTC ve Suriye’de kendi güvenlik çıkarlarını önceleyen, Türkiye’nin bölgesel etkisini sınırlayan yönetim, siyaset ve toplum yapıları arzu etmektedir. GKRY’de istikrarlı, Batı yanlısı ve Türkiye karşıtı politikalar izleyen bir yönetimle enerji ve savunma alanında iş birliğini derinleştirerek Doğu Akdeniz’deki varlığını pekiştirmeyi hedeflemektedir. KKTC’de ise Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki stratejik etkisini zayıflatmak ve kendi pozisyonunu güçlendirmek için Türkiye’ye mesafeli, iç siyasi kutuplaşmalarla meşgul ve dışa kapalı bir yapı, İsrail açısından tercih edilebilir görülmektedir. Özellikle Suriye’de merkezi otoritesi zayıf, kuzeyi fiilen bölünmüş, İran ve Türkiye gibi bölgesel aktörlerden arındırılmış, İsrail sınırında tehdit oluşturmayan parçalı bir yapı, İsrail’in uzun vadeli stratejik çıkarlarına uygun düşmektedir. Genel olarak İsrail, bu üç coğrafyada kırılgan ama kontrol edilebilir yapılar üzerinden hem güvenliğini sağlamayı hem de bölgesel nüfuzunu genişletmeyi amaçlamaktadır.

Bu nedenle İsrail’in güvenlik doktrininde Kıbrıs ve Suriye’ye atfettiği stratejik rol, bölgesel güç dengelerinin yeniden şekillendiği bir dönemde Türkiye açısından dikkatle analiz edilmelidir. Kıbrıs’ta GKRY üzerinden yürütülen askeri ve enerji temelli iş birlikleri ile Suriye’de Türkiye karşıtı denge arayışları, İsrail’in çevreleme politikalarının somut uzantılarıdır. Bu çerçevede KKTC’nin istikrarı ve uluslararası görünürlüğünün artırılması, Suriye’de terör örgütlerinin tasfiyesiyle kalıcı güvenliğin sağlanması ve Arap dünyasıyla yakın siyasi ve ekonomik ilişkilerin güçlendirilmesi, Türkiye’nin bölgesel pozisyonunu tahkim edecektir. Ayrıca, İsrail’in Türkiye karşıtı bloklarla geliştirdiği ilişkilerin uzun vadeli etkileri dikkate alınarak, bölgesel rekabeti yönetmeye dönük proaktif diplomatik ve askeri adımların eşgüdüm içinde atılması gerekmektedir. Bu doğrultuda Türkiye, kendi güvenlik mimarisini güçlendirirken bölgesel yalnızlaşma riski taşımayan, caydırıcılığını artıran ve bölgesel istikrarı önceleyen kapsamlı bir dış politika yaklaşımı geliştirmelidir. Bu strateji, yalnızca dış tehditleri dengelemeye değil; aynı zamanda Suriye, KKTC, Libya ve Türkiye’de aleyhine gelişebilecek iç dinamikleri önleyici, istikrarı pekiştirici çok katmanlı bir güvenlik ve diplomasi anlayışını da içermelidir.

Prof. Dr. İsmail Şahin, Uluslararası Kriz Araştırmaları Merkezi (USKAM) Başkanı ve Bandırma Onyedi Eylül Üniversitesi öğretim üyesidir.
İsmail Şahin
İsmail Şahin
Prof. Dr. İsmail Şahin, akademik kariyerine, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden mezun olarak başladı. Kıbrıs konusunda hazırladığı tezlerle Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde yüksek lisans ve doktora derecelerini aldı. 2017 yılında Siyasi Tarih alanında doçent, 2022 yılında ise profesörlük unvanını aldı. Prof. Dr. Şahin, Bandırma Onyedi Eylül Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır. Önceki yıllarda Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi ve Karabük Üniversitesi’nde de öğretim üyeliği yapan Şahin, akademik kariyeri boyunca, Milli Savunma Üniversitesi Kara Harp Okulu’nda Uluslararası İlişkiler, Doğu Akdeniz ve Jeopolitik, İstanbul Üniversitesi’nde de Türk dış politikası dersleri verdi. Uzmanlık alanları arasında Kıbrıs meselesi, Doğu Akdeniz sorunu, Orta Doğu ve Türk dış politikası yer almakta olup, bu konularda kapsamlı akademik çalışmalar yürütmektedir. Prof. Dr. Şahin, akademik çalışmalarının yanı sıra, düşünce kuruluşları ile ulusal basın-yayın organlarında uzmanlık alanlarına ilişkin analiz, teknik rapor, köşe yazısı ve değerlendirmeleriyle katkı sunmaktadır. Ayrıca, Uluslararası Kriz Araştırmaları Merkezi (USKAM) başkanlığı görevini sürdürmektedir.
spot_img

Öne Çıkanlar

ilgili makaleler

spot_img