Sömürgecilik Mirası Üzerine Kurgulanmış Fransız Grand Stratejisinin Son Krizi: Yeni Kaledonya

Grandeur[1]” arayışı içerisinde olan Fransa’nın uluslararası sistemdeki etkisi günden güne erozyona uğruyor. Yeni Napolyon olarak ilan edilen Cumhurbaşkanı Macron’un, Rusya-Ukrayna savaşındaki eylemlerinden “NATO’nun beyin ölümü gerçekleşti” açıklamalarına kadar sadece sözde kalan cesur çıkışları, Fransa’nın inandırıcılığını zedeliyor. Jean Racine trajedilerine dönen Fransız siyasetinin sahnelenen son piyesi ise Yeni Kaledonya.

Fransa’nın Grand Stratejisi ve Denizaşırı Topraklar

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin beş daimî üyesinden biri olan Fransa’nın en temel stratejisi, Karolenj İmparatorluğu’ndan bugüne hiç değişmedi: Varolan sistemdeki stratejik boğum noktalarını kontrol etmek.

Bu boğum noktaları bazı dönemlerde Champagne-Ardenne bölgesi gibi karasal alanlar; bazı dönemlerdeyse Réunion adası gibi deniz ticaretini kontrol eden noktalar oldu. Fransız siyasetinin perde arkasındaki en önemli isimlerden Jacques Attali[2], Fransa’nın izlemesi gereken stratejiyi, 2017’de yazdığı “Denizin Tarihleri (Histoires de la Mer)” adlı kitabında kamuoyuyla paylaştı.

“Neredeyse istisnasız tüm savaşlar denizde kazanılır ya da kaybedilir. Fransa, gezegendeki en büyük ikinci deniz alanına sahip olduğu için bu hikâyede özel bir rol oynamaktadır.  Fransa sekiz kez bu fırsatı kaçırdı. Jeopolitik bir süper güç olmanın ön koşulu olan denizcilikte süper güç olma fırsatını hâlâ yakalayabilir. Bugün Fransa kendisini denizcilikte süper güç olarak kabul ettirecek araçlara sahip.[3]

Attali’nin çizdiği yolla Fransa’nın dış politikası son yıllarda bire bir örtüşüyor. Nitekim, bu grand stratejisi çerçevesinde Fransa, denizlerde gücünü artırarak hakimiyetini artırmak istiyor.  28 Eylül 2021’de Yunanistan ile imzalanan Savunma ve Güvenlik Alanlarında İş Birliğine Yönelik Stratejik Ortaklık Anlaşması, Fransa’nın bu grand strateji çerçevesindeki girişimlerden sadece birisiydi.

Attali’nin ifade ettiği ikinci büyük deniz alanı nerede sorusuna ise cevap, 19. yüzyılda ele geçirilen sömürgeler.

Haritaya baktığımızda, Attali’nin dediği o geniş deniz alanını görmekteyiz. Günümüz Fransa’sında bu coğrafyaların özel bir ismi de var: Denizaşırı Topraklar (Départments et Régions / Collectivités d’Outre-Mer). Fransa’nın denizaşırı toprakları, 19. yüzyılda Avrupa’nın pupa yelken kolonizasyon hareketinin doğal bir sonucu olarak karşımıza çıktı. Haritadaki kolonilere baktığımızdaysa karşımıza çarpıcı bir sonuç çıkmakta: Ekvator çizgisi boyunca ticaret yolları üzerinde bir adalar hattı. Attali’nin dediği gibi Fransa, bugün bir Avrupa gücü olarak algılansa da esasen deniz gücü olabilmek için gerekli araçlara sahip. ABD ya da İngiltere gibi bir deniz gücü olarak algılanmamasının en büyük sebebiyse geçtiğimiz yüzyıldan beri etkin bir deniz siyasası güdememesi. Günümüze geldiğimizdeyse Fransız grand stratejisi bir diğer sorunla yüz yüze kalmış durumda. Fransa’nın elinde tuttuğu son sömürge parçaları da çok merkezli dünyanın doğum sancılarıyla birlikte bağımsızlıklarını talep ediyor.

Sömürülen Yeni Kaledonya’nın Geçmişi ve Geleceği

1774’te Britanyalı denizci James Cook tarafından “keşfedilen” Yeni Kaledonya, 1853 yılında Fransa’nın kontrolüne geçti. Adanın Fransa’nın kontrolüne geçişinde bölgemizin de etkisi büyük. 1853’te Kırım Harbi ufuktayken Üçüncü Napolyon, İngiliz Kralı’nın sessiz kalacağını öngörerek adayı Fransızlaştırdı ve Anglo-Sakson bir bölgede bir Fransız toprağı elde etmeyi başardı.

İlk etapta bir hapishane olarak tasarlanan Kaledonya’nın kaderi, geniş nikel yataklarının bulunmasıyla değişti. Adanın ekonomik açıdan önem kazanması sonrası, adaya Fransız askeri de konuşlanmaya başladı. Bu tarihlerden sonra Kaledonya, Fransız donanmasında gözetleme faaliyetlerinin yürütüldüğü önemli bir deniz üssü hâline geldi. İngilizlerin ve Hollandalıların 1940’lardan itibaren dekolonizasyon sürecine başlamaları, Fransa’nın denizler stratejisini yeniden kurgulanması gerekliliğine ilişkin soruları beraberinde getirse de Soğuk Savaş iklimi adadaki bağımsızlıkçı hareketin kolayca dizginlenmesini sağladı. Bu süreçte ada halkına uygulanan zulüm arttı; Fransız azınlığa verilen haklar genişletilirken, adanın yerel halkı Kanaklar’a uygulanan baskılar arttı. Kanaklar’a verilen siyasi temsiliyet önemli ölçüde azaltıldı; karşı karşıya iki adadan müteşekkil Kaledonya’da Kanaklar bir adaya, Fransızlar bir adaya yerleştirildi. Madenlerde Kanaklar çalıştırılırken, kolluk kuvvetleri ve yöneticiler Fransız azınlık arasından seçilmeye başlandı.

1970’lere gelindiğinde adadaki hoşnutsuzluk silahlı çatışmalara evirildi. Ada halkının adadaki maden işletmelerine verdiği zararlar ve limanları sabotajları, Fransız ordusunu alarma geçirdi. 1986 yılına gelindiğinde Denizaşırı Bölgeler Statüsü (le Statut de Territoire d’Outre-Mer) Fransa ve Kanak halkı tarafından imzalandı. Adadaki hoşnutsuzluk bir nebze azalsa da bağımsızlıkçı hareketin faaliyetleri devam etti. 1998’de ise Fransa ilk defa Kanaklar’a öngörülebilir bir yol önerdi. Nouéma Antlaşması’yla beraber Fransa; Kanakların kültürel ve sosyal haklarını koruyacağını, yerel kurumlara yetki transferinin sağlanacağını ve üç referandum sonucunda ada halkı herhangi bir referandumda ayrılma kararı verirse bağımsızlıklarına izin vereceğini kabul etmiş oldu. 1998’den bugüne Fransa, adadaki ekonomik şartların iyileşmesi için Kaledonya’ya özgü fonlar ayırdı ve adadaki kamu hizmetlerini önemli ölçüde artırdı.

Günümüze geldiğimizdeyse Kaledonya artık bağımsızlığını açıkça talep ediyor ve Nouéma Anlaşmaları’nda Fransa’nın kabul ettiği halkların kendi kaderini tayin hakkının uygulanması gerekliliğini dile getiriyor. Peki Ada’nın geleceği ne olacak? Bölge devletleri ve uluslararası kamuoyunda Fransa’nın “yeni emperyalist” politikalarizlediği söylemleri ayyuka çıkmış durumda. Adadaki Fransız Deniz Kuvvetleri’nin varlığıysa bir diğer tartışma konusu. Bu kuvvetlere bakıldığında adada askeri bir yığınak olmadığı algılansa da deniz üssündeki istihbarat ve gözetleme gemilerinin varlığı Kaledonya’nın Fransa’nın güvenlik ve ticari mimarisindeki önemini bizlere göstermekte.

Fransa kaynaklı saiklerin yanı sıra ABD’nin bölge kurgusu da Kaledonya’nın Fransa için önemini artırıyor. Barack Obama döneminde başlayan “Asya Pivotu” politikaları sonrası, ABD’nin bölgede pro-aktif bir politika izlediği görülüyor. Nitekim Eylül 2021’de ABD, İngiltere ve Avustralya arasında akdedilen AUKUS Anlaşması ve 2004’te ABD, Avustralya, Hindistan ve Japonya arasında kurulmuş olmasına rağmen 2021 yılında raison d’être’i genişletilen QUAD, ABD’n in önümüzdeki yıllarda bölgede daha etkin olacağını işaretleri. Dahası önümüzdeki dönemde ABD – Çin Soğuk Savaşı ufuktayken Fransa’nın bölgede varlığını devam ettirmesi ve kurulacak masada yerini alması Fransız milli çıkarları açısından hayati öneme sahip.

Sonuç

Fransa denilince akla ilk gelen Akdeniz ve Atlantik Okyanusu’na kıyısı bulunan bir Avrupa ülkesi. Ancak, 19. yüzyılın sömürgecilik mirası göz önünde bulundurulduğunda, bir deniz imparatorluğu olmaya namzet bir güç. Nitekim Fransa’nın grand stratejisi de Akdeniz, Atlantik ya da Avrupa üzerine kurgulanmış değil. Jeopolitik bir süper güç olabilmeyi ulusal amaç olarak tanımlayan Fransa’nın grand stratejisi ise öncelikle denizlerde süper güç olabilmek.Bu stratejiyse sömürge döneminin mirası adalara dayalı.

Bir yandan insan haklarının yılmaz savunucusu bir yandan deniz süper gücü olma politikası izleyen Fransız diplomasisinin asıl yüzünü ortaya çıkaran son olaysa Yeni Kaledonya. Ahde vefa ilkesince, Kaledonya’ya bağımsızlığını vermek zorunda olan Fransa, bir çıkmaza girmiş durumda. Ya Avrupa değerlerince Kanak halkının taleplerini karşılayacak ya da önümüzdeki yıllarda uluslararası sistemin ağırlık merkezini teşkil edecek bir bölgede topraklarını koruyarak sahada ve masada oyuncu olmaya devam edecek. Fransa’nın seçeceği yolu kestirebilmek için gerçekleşecek ulusal seçimlerin sonucunu beklememiz gerekiyor.

[Salih Kaya Galatasaray Üniversitesi’nde Doktora Adayı ve aynı zamanda TRT Haber Editörüdür.]

 

[1] La “Grandeur” söylemi, Fransız Cumhurbaşkanı starafından sıkça başvurulan bir terim olup, Fransa’nın büyük bir imparatorluk ve medeniyet olduğunu belirtmek için kullanılmaktadır. Soğuk Savaş döneminde Charles de Gaulle, Fransa’nın tarihi ve kültürel açıdan büyük bir güç olduğunu; ABD ya da Sovyetler Birliği’nin arkasına takılan bir devlet olmaktan ziyade, uluslararası sistemde müstakil bir güç merkezi teşkil ettiği tezini savunmuştur. Daha detaylı bilgi için Maurice Vaïsse’in La Grandeur: Politique étrangère du général de Gaulle kitabına bakılabilir.

[2] Jacques Attali, Fransız siyasetinde ender görülen meslekleri bir araya getirmiş hem iktisatçı hem mühendis hem hukukçu hem de siyaset bilimcidir. François Mitterand’dan Sarkozy ve E. Macron’a kadar birçok Fransız Cumhurbaşkanı’na danışmanlık yapmış; birçok önemli komiteye başkanlık etmiştir. Politeknik ve ENA’yı bitirmiş ender siyasi figürlerdendir.

[3] Metnin tamamına erişmek için Jacques Attali’nin Histoires de la Mer kitabının 6 ila 11. sayfalarına bakılabilir.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu