İsrail’in Zulüm Politikası Karşısında Türkiye

Filistin topraklarını topyekün işgal etme planları, Balfour Deklarasyonu’nun yayımladığı 2 Kasım 1917 tarihinden itibaren yüz yılı aşkın bir süredir devam ediyor. Geçmişten günümüze doğru sıcak çatışmalar ve diplomatik girişimleri içeren yaklaşımla sistematik olarak uygulandı. 7 Ekim 2023 tarihinde ise bir kurtuluş hareketi olan Hamas’ın gerçekleştirdiği karşı saldırı sonrasında yeni bir evreye girildi. Bazı Batılı liderlerin ilk anda ideolojik refleksle sağladığı koşulsuz desteği alan İsrail kontrolden çıktı. Okul-hastane, cami-kilise ayrımı yapmaksızın gerçekleştirdiği saldırılarda çoğunluğu çocuk ve kadın olmak üzere yaklaşık 34 bin Filistinliyi öldürdü. Yıllardır uyguladığı ablukayı derinleştirerek elektrik, yakıt ve gıda girişine engel oldu. Yani namlunun ucundan kurtulan siviller, yokluğun pençesine atıldı. Bu zulüm politikasıyla geçen yaklaşık altı aylık süre geride kalırken denge ve denetleme mekanizmalarının etkisiz kalması nedeniyle uluslararası sistemde bir fetret dönemine girildi. Buna karşın bölgeyle tarihi, kültürel ve manevi bağları bulunan Türkiye ise Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde 500 yıllık hariciye tecrübesiyle sürece ilk andan itibaren ilkeli ve hassasiyetle yaklaştı.

Türkiye, dikkatini Filistin’e verdiği gibi onun konumu da birçok aktör tarafından oldukça yakından takip edildi. Ülke içinde bazı siyasi parti temsilcileri hükümeti üstüne düşeni yapmamakla suçlarken, Hamas yetkilileri desteklerinden ötürü teşekkür açıklamaları yaptı. İsrail tarafı ise başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere hükümeti desteklerinden dolayı hedef alan açıklamalarda bulundu. Peki Türkiye altı aylık süre zarfında neler yaptı? Bunlar; ateşkesten esir takasına, arabuluculuktan garantörlüğe varıncaya kadar çatışma çözümü girişimleri ve abluka altında zor günler geçiren Filistinlilere insani yardım ulaştırma çabası olarak iki alt başlık hâlinde incelenebilir.

Çatışma Çözümü Girişimleri

 Cumhurbaşkanı Erdoğan, ilk anda taraflara itidal çağrısı yaptıktan sonra çatışma çözümü için öncelikle bir telefon diplomasisi yaptı. Bu kapsamda, Filistin, İsrail, ABD, Fransa, İngiltere, Almanya, Rusya, Katar, Lübnan, Mısır, Ürdün, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve İran’ın da aralarında bulunduğu ülkelerin liderleriyle defalarca ikili görüşmeler gerçekleştirdi. Bunların yanı sıra 2 Kasım’da Türk Devletleri Teşkilatı 10’uncu Zirvesi’ne katılmak üzere Kazakistan’a, Ekonomik İş Birliği Teşkilatı 16’ıncı Zirvesi için 8 Kasım’da Özbekistan’a, 17 Kasım’da günübirlik çalışma ziyareti için Almanya’ya, 30 Kasım’da Birleşik Arap Emirlikleri’ne, 4-5 Aralık’ta Katar’a ve 7 Aralık’ta Yunanistan’a ziyaretler gerçekleştirdi ve gündem maddelerinin başına Filistin’deki insanlık dramının çözümünü koydu. Bu ziyaretlerdeki konuşmalarında ilgili ifadelerindeki önemli vurguları kronolojik olarak  hatırlayalım.

  • Kazakistan’da- “7 Ekim’den beri şahit olduklarımızı mazur gösterecek, bu vahşeti anlatacak hiçbir kavram yoktur…Müslüman, Hristiyan veya Yahudi fark etmeksizin herkesin güvenliğini garanti altına alacak yeni mekanizmalar üzerinde de çalışıyoruz.”

  • Özbekistan’da- “Filistin davamızın savunulmasında birlikte sesimizin yükseltilmesi çok ama çok mühim.”

  • Almanya’da- “Binlerce Filistinliyi şu anda İsrail öldürdü mü, öldürdü. Hastaneleri yok etti mi, etti. İbadethaneleri vurdu mu, vurdu. Kiliseleri vuruyor mu? Vuruyor. Ben bir Müslüman olarak rahatsızım. Bir Hristiyan olarak kiliselerin vurulmasından rahatsız olmuyor musunuz? Bunlara karşı da tavır koyun. Bizim için bu noktada bölgede Musevi, Hristiyan, Müslüman bu ayrımın olmaması gerekir.”

  • Birleşik Arap Emirlikleri’nde- “Gazze’de yaşananlar insanlık suçudur, savaş suçudur ve bu suçu işleyenlerden uluslararası hukuk önünde mutlaka hesap sorulmalıdır.”

  • Katar’da- “Netanyahu yönetimi siyasi ömrünü uzatmak uğruna tüm bölgemizin güvenliğini, geleceğini tehlikeye atıyor…Gazze’deki mezalimin Suriye’yi de içerecek bölgesel bir savaşa dönüşmesine fırsat vermememiz gerekiyor.”

  • Yunanistan’da- “Uluslararası toplum, işlenmekte olan insanlık ve savaş suçları karşısında sessiz kalmamalıdır. Kalıcı ateşkesin bir an evvel tesisi, insani yardımların engelsiz akışının temini, hepimizin önceliği olmalıdır.”

ifadelerinde olduğu gibi Cumhurbaşkanı Erdoğan pek çok mecrada hakikatin sesi olarak dünya kamuoyunu harekete geçirmeye çalıştı. Bunlarla birlikte uluslararası örgütler nezdinde girişimlerde yapıldı. Bu kapsamda 11 Kasım 2023 tarihinde gerçekleştirilen İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) ve Arap Birliği Ortak Zirvesi’nde etkin rol alındı. Zirve sonrasında yayımlanan bildiride yerleşimci olarak masumlaştırılmaya çalışılan işgal unsurlarının terörist olduğu belirtildi ve İsrail’in savaş suçlarının incelenmesi çağrısında bulunuldu. Ayrıca; Türkiye, Suudi Arabistan, Ürdün, Mısır, Katar, Endonezya ve Nijerya dışişleri bakanlarından oluşan bir temas grubu ABD, Norveç, İsveç, Finlandiya, Danimarka, İzlanda, Belçika, Hollanda ve Lüksemburg’ta yapılan görüşmelerle çözüm önerilerini uluslararası alanda duyurmaya çalıştı.

Türkiye’nin itici güç olduğu çok yönlü diplomatik girişimler ve dünyanın dört bir yanında ateşkes çağrısıyla sokakları dolduran kamuoyunun baskısıyla iki önemli kazanım elde edildi. Bunlardan ilki hakikatin gün yüzüne çıkması oldu. Başlangıçta ideolojik refleksle İsrail’in yanında yer alan bazı Batılı liderler geri adım atmak zorunda kaldı. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda Filistin lehine karar alan ülke sayısı artarken Güvenlik Konseyi’nde ateşkes görüşmelerini veto eden ülke sayısı azalma eğilimi gösterdi ve geç de olsa 25 Mart 2024 tarihinde acil ateşkes sağlanmasını talep eden karar tasarısı kabul edildi.

İkinci kazanım ise yaşananların objektif olarak değerlendirilebileceği bir zemine ulaşılması oldu. Böylece 29 Aralık 2023 tarihinde Güney Afrika Cumhuriyeti tarafından İsrail’in soykırım uyguladığı gerekçesiyle Uluslararası Adalet Divanı’nda dava açılabildi. Türkiye bu süreçte ise hem siyasi duruşuyla hem de Anadolu Ajansı’nın elde ettiği delilleri sunarak destek sağladı. Bunlar belki küçük kazanımlar olarak görülebilir ama uluslararası sistemin fetret dönemine girdiği, belli başlı aktörlerin ideoloji gözlüğüyle gelişmeleri değerlendirdiği çetin bir süreçte hiç de azımsanmayacak kazanımlar olduğunu dikkatimizden kaçırmayalım.

İnsani Yardım

Türkiye, bir taraftan kalıcı barış ortamını sağlamak için diplomatik girişimler yürütürken diğer taraftan da abluka altında yaşam mücadelesi veren Filistin halkına el uzatarak en fazla yardım ulaştıran ülke oldu. Bu kapsamda 42 bin ton insani yardımın yanı sıra her hafta ortalama 127 ton içme suyu Mısır üzerinden Gazze’ye ulaştırıldı. Hasta ya da yaralılardan oluşan 400’ün üzerinde Filistinlinin tedavisi hâlen Türkiye’de devam ediyor. Bunlarla yetinmeyip daha fazlasını yapmak istediğinde ise İsrail engeliyle karşılaşıyor. Şöyle ki hâlihazırda yaptığı yardımı kargo uçaklarıyla destekleyerek artırmak istedi ancak İsrail yönetimi izin vermedi.  Türkiye de karşılık olarak 54 kalem ürünün ihracatını yasaklayarak bir yaptırım uyguladı.

Özetle, hem çatışma çözümü hem de insani yardım ulaştırılması hususunda girişimleriyle itici güç olan bir Türkiye var. İlk günden itibaren gösterilen gayretin meyveleri alınmaya başlamış olsa da kalıcı barışın sağlanması için katedilmesi gereken daha çok yolun olduğu aşikâr. Ancak stratejik sabır ile hedefe ulaşılacağı ve izlediği ilkeli politikayla fetret dönemine giren uluslararası sistemden Türkiye’nin güçlenerek çıkacağını düşünüyorum. O gün geldiğinde ise mazlumların gözyaşının akmadığı daha adil bir dünya mümkün olacak.

[İsmet Nacaroğlu, Polis Akademisi doktora öğrencisidir.]

 

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu