Suriye’de Fırtına Öncesi Sessizlik

İsrail’in 7 Ekim sonrası başlayan katliamları ve soykırım girişimi bölgedeki her ülkeyi olduğu gibi Suriye’yi de doğrudan etkiledi. İsrail’in katliamlarına cevap vermeyi bölgesel jeopolitik bir oyuna indirgeyen İran ve uzantıları Lübnan, Irak ve Yemen’in yanı sıra Suriye’de de etkinliklerini ve saldırılarını artırdı. Bölgedeki ABD üslerine İran destekli Şii milisler tarafından yapılan 200’ü aşkın saldırının yanı sıra geçtiğimiz ocak ayında üç Amerikan askerinin öldüğü saldırı oldukça dikkat çekiciydi. Buna karşılık İsrail’in Suriye’de İran üslerini ve Şii milisleri hava saldırılarıyla hedef alması da Suriye’yi Gazze merkezli olarak öne çıkaran gelişmelerden biri oldu. Son olarak 1 Nisan’da İran’ın Şam konsolosluğuna düzenlenen saldırıda İran Kudüs Gücü komutanlarından Tuğgeneral Zahedi’nin de öldürülmesi gerginliği artırmış durumda. Öte yandan Türkiye, Irak ile yaptığı ortak açıklama ile PKK terörüne karşı bu yaz yapılacak bir harekâtın sinyalini verdi. Bu iş birliğinin ve Türkiye’nin terörle mücadelede Suriye ve Irak’a bütüncül yaklaşımının Suriye sahasına da etkileri olması beklenmekte.

Peki Suriye iç savaşında aktörlerin pozisyonları ve fay hatları neler? İran’ın kontrollü gerginlik stratejisine karşılık İsrail saldırıları İran’ı nasıl etkiliyor? Türkiye’nin terörle mücadele stratejisi ABD’nin Suriye’den çekilmesini tetikleyebilir mi? Son olarak Suriye’de 2024 yazı askeri ve diplomatik alanda nasıl gelişmelere gebe? Tüm bu sorulara cevap vermek, Suriye iç savaşının nasıl bir yöne evirileceğinin yanında bölgesel gelişmeler hakkında da önemli ipuçları verecektir.

Daralan Hareket Alanları

Suriye iç savaşı, 2019’dan beri tarafların doğal sınırlarına ulaştıkları bir düzlemde devam ediyor. Türkiye’nin DEAŞ ve PKK/YPG terör örgütlerine yönelik gerçekleştirdiği harekâtlar Esed rejiminden kaçan siviller ve muhalif gruplar için istikrarlı yaşam alanları oluştururken ABD’nin Fırat’ın doğusunda YPG’ye sağladığı güvenlik şemsiyesi de terör örgütünün petrol bölgelerini elinde bulundurmasıyla hayatta kaldığı bir düzlem oluşturdu. Rusya ve İran’ın Esed rejimine verdiği askeri destek ise rejimin ayakta kalmasını sağlamış ve bazı Arap ülkelerinin normalleşme girişimlerine de zemin hazırlamıştır. Suriye’deki söz konusu kabaca üçe bölünmüşlük durumu ise bir tarafın statükoyu bozma girişimlerinin diğer aktörlerin müdahalesi ile engellendiği ilginç bir kilitlenme durumu oluşturmuş durumda.

Tarafların doğal sınırlarına ulaşmasının yanı sıra birkaç noktada ikili olarak örtüşen çıkarlar olsa da iç savaşla ilgili bambaşka perspektiflere sahip olmaları, bu kilitlenmişliğin açılmasını engelleyen birinci etken olarak öne çıkmaktadır. Örneğin, Türkiye’nin PKK/YPG terörüne yönelik operasyonları veya muhalif bölgelerdeki askeri varlığından hem ABD hem de Rusya rahatsızlık duyuyor. Ancak Rusya için bu rahatsızlık Türkiye’nin Esed rejimine oluşturduğu tehdit sebebiyleyken ABD için Türkiye’nin YPG’yi tehdit etmesi sebebiyle ortaya çıkıyor. Benzer bir çözümsüzlük, Türkiye ve Rusya’nın, ABD’nin Fırat’ın doğusundaki varlığından ortak bir rahatsızlık duymalarına rağmen ortak bir hamlede bulunamamaları sebebiyle ortaya çıkıyor. ABD varlığı, Türkiye için PKK/YPG ile mücadeleyi engelleyici bir aktör olması nedeniyle bir sorunken, Rusya için PKK/YPG’nin rejime entegre edilmesi ve terör örgütünün elindeki petrol kaynaklarının bölüşümü meselesinde öncelikli bir sorun oluşturuyor.

Dolayısıyla hiçbir aktör için ortak düşmana karşı veya mümkün görünen iş birliği alanlarına yönelik ortak bir hamle mevcut denklemde gerçekleşemiyor. Günün sonunda aktörler, diğer tarafa da kazandırabilme riski sebebiyle birlikte hareket etmekten imtina ediyorlar. Bu da tüm aktörlerin hareket alanlarının daralmasına, iş birliklerinin günlük kazanç veya yalnızca hareket edenin durdurulması için olmasına yol açıyor.

Gazze’nin Unutturdukları ve Tetikledikleri

Türkiye’nin PKK/YPG terörüne yönelik istihbarat operasyonları ve sözde lider kadroya yönelik nokta SİHA saldırılarıyla yüksek tuttuğu baskısı bir yana, diğer aktörlerin faaliyetleri de göz önüne alındığında Suriye’de en sıcak cephe olarak İdlib’in öne çıktığı görülüyor. Esed rejimi, İran destekli unsurlar ve Rusya’nın sıklıkla hava ve karadan saldırılarına maruz kalan İdlib’de bu saldırılar ve operasyon tehdidi bir yandan Türkiye’ye yönelik göç dalgası baskısını artırırken diğer yandan istikrarı da olumsuz etkilemeye devam ediyor. Hem muhalif gruplar arasındaki ilişkiler hem de İdlib merkezini kontrol eden Şam Kurtuluş Heyeti (HTŞ)’nin içerisinde yaşadığı sorunlar İdlib’de gündemin sıcak kalmasına sebep oluyor. Ancak Gazze’de yaşananlar sebebiyle İdlib’in gözlerden uzaklaşması, yerel şartların göz ardı edilmesine sebep olsa da Suriye’de alttan alta ısınan bir meselenin olduğunu da unutmamak gerekir.

Öte yandan 2023’ün ikinci yarısında ABD’nin himayesindeki PKK/YPG terör örgütü kontrolündeki bölgelerde Arap aşiretlerinin başta Deyr ez Zor olmak üzere YPG’ye karşı silahlı mücadeleye başlaması da bir başka fay hattını gözler önüne seriyor. ABD’nin Arap nüfus yoğunluklu bölgeleri YPG ile kontrol etmeyi amaçlayan ve SDG adı altında sembolik Arap güçlerini de dahil ederek şekil değiştiren yapının bu Arap aşiretlerini kontrol etmesinin zor olması, Amerikan politikasının zayıf karnı olarak öne çıktığını söylemek mümkün.

Son olarak, Esed rejimi kontrolündeki bölgelerde ise petrol ve temel gıda maddelerine erişimlerdeki zorlukların yanı sıra Suriye lirasının her geçen gün daha fazla değer kaybetmesi, rejim yönetimindeki sivillerin yaşamını oldukça olumsuz etkiliyor. Ayrıca rejimin ana ekonomik kaynağı olarak ortaya çıkan Captagon adlı uyuşturucunun üretimi ve ticareti, yerel savaş ağaları ve Şii milislerin kontrolünde olduğu için bu grupları güçlendirici, rejim bölgelerini ise istikrarsızlaştırıcı bir etkiye sahip. Geçtiğimiz Ağustos ayında Dürzi topluluğun yoğun olarak yaşadığı Suveyda kentinde başlayan protestoların temel sebebi ekonomik kriz ve artan enflasyondu. Dürzi nüfusun 2011’de başlayan protestolar ve iç savaşta bile Şam yönetimine karşı böyle bir karşı duruş göstermediği düşünüldüğünde, yaşanan sorunların ve protestoların ciddiyeti daha net anlaşılabilir.

Suriye’de uzun süredir sahada durum bu şekildeyken 7 Ekim sonrası İsrail’in Gazze işgali ve katliamları ile Suriye, tıpkı Yemen ve Lübnan gibi ABD-İsrail ve İran arasında bir hesaplaşma alanına evirildi. 7 Ekim sonrası İran destekli Şii milislerin Amerikan üslerine yönelik saldırıları, ABD’nin İsrail katliamlarına yönelik politikasının bir bedeli olarak görülse de İran’ın bu ülkelerdeki etkinliğini artırması için de kullanışlı bir bahaneye dönüşmüş durumda. Buna karşılık ABD’nin geçtiğimiz Şubat ayındaki hava saldırıları sonucu, Şii milislerin saldırıları net bir biçimde durmuştu.

Geçen iki ay süresince İsrail’in Suriye’de İran ve uzantılarına yönelik hava saldırılarının devam etmesi ise İran üzerindeki baskıyı oldukça artırdığı söylenebilir. Son olarak 1 Nisan’da İsrail’in Şam’da İran’ın konsolosluk binasını vurması ve Kudüs Gücü komutanlarından Tuğgeneral Zahedi’nin öldürmesi ile bu baskının şiddeti yükselmiş durumda. İran 7 Ekim sonrasında şu ana kadar, kontrollü gerginlik politikasıyla hem kendisinin hem de Hizbullah’ın İsrail’le bir sıcak çatışmaya girme ihtimalini engellemeye çalışmıştı. Bu politikanın bir gereği olarak İsrail’e misillemeler doğrudan yapılmıyor, özellikle Irak’taki Şii milisler üzerinden ABD üslerine saldırılar düzenleniyordu. Ancak üç Amerikan askerinin öldürüldüğü saldırı sonrasında bu politika limitlerine ulaştığı gibi İsrail’in Lübnan’da Hizbullah, Suriye’de ise İran ve Şii milislere yönelik hava saldırılarını artırması ile İran için yeni bir açmaz doğmuştur. İsrail tarafından Şii milis grupların değil, Şam konsolosluğunun vurulması ve İran’ın tuğgeneral düzeyinde verdiği kayıp, bir misilleme saldırısını zorunlu kılmaktadır. Ancak İran’ın asimetrik yöntemler hariç atacağı her adım İsrail’le bölgesel bir savaşı tetikleme riskine sahip olduğu için doğrudan İsrail’e yönelik bir misilleme mümkün görünmemektedir. Bu doğrultuda İran’ın vereceği olası her cevabın Suriye ve Lübnan’dan olacak olması da bu ülkeleri sonu olmayan bir şiddet sarmalına sokacaktır. Dolayısıyla Gazze’nin Suriye’de tetiklediği bu çatışma, bölgesel bir savaşa yol açabilecek tehlikeli bir oyunun sahnesi olarak ortaya çıkmaktadır.

Türkiye’nin Terörle Bütüncül Mücadelesi ve Yerinden Oynayacak Taşlar

Suriye’nin güneyi Gazze işgali merkezli olarak İsrail-İran mücadelesine sahne olurken kuzeyi ise Türkiye’nin PKK/YPG terörüyle mücadele gündemi sebebiyle öne çıkmaktadır. Türkiye’nin Bağdat merkezi yönetimiyle PKK terörüne karşı ortak bildirisi ve bu yaz beklenen harekâtın Suriye’ye yansımalarının olması beklenmelidir. İlk olarak, muhtemel harekâtın Irak-Suriye sınırını hedef alması durumunda terör örgütünün ülkeler arası geçiş yolu kapatılmış olacak. Bu da terörün sıkıştırılması adına ciddi bir yol alınmasını sağlayacaktır. Diğer yandan bu bağlantının kesilmesi ve KYB-PKK ilişkisinin zayıflatılması ise ABD’nin terör örgütüne yaptığı yatırımları boşa düşürebileceği gibi ABD için maliyeti artıran bir durum da oluşturacaktır. Dolayısıyla Türkiye’nin terörle mücadelede Irak ve Suriye sahasını ayırmadan bütüncül bir yaklaşımda olması ABD’nin politikasını sorgulatmayı tetikleyebilir.

Tam da bu süreçte ABD’nin Bağdat yönetimiyle ülkeden asker çekme müzakereleri sürerken ABD’nin Suriye’den çekilmesinin konuşulması da şaşırtıcı değil. Biden yönetiminin seçim öncesinde yapacağı böyle bir hamle belki ABD içerisinde “yerel müttefikini” yalnız bıraktığı için eleştirilecek olsa da Türkiye’nin muhtemel harekâtının yaratacağı ek maliyetler seçim sürecinde Biden yönetiminin kaldırabileceği bir durum olarak görünmüyor. Dolayısıyla bu şartlarda her ne kadar Suriye sahası bir kilitlenme durumunda da olsa Irak’ta yapılacak bir hamle Suriye sahasında büyük etkiler yaratabilme potansiyeline sahip. Türkiye’nin artıracağı baskı, ABD’nin muhtemel çekilmesi ve o durumda YPG’nin Esed rejimiyle muhtemel müzakereleri ise Suriye’de taşların yerinden oynayacağına işaret ediyor.

Sonuç ve Öneriler

Tüm bu gelişmeler ve ihtimaller neticesinde Suriye’de, yerinden oynayacak taşlar ve taşları yerinden oynatmamak için direnen aktörler öne çıkıyor. Bir noktada düzlemin değişmesinin kaçınılmaz olması ise aktörlerin süreci yönlendirme çabalarına evirilebilir. Örneğin ABD için Suriye’den çekilmek kaçınılmaz olduğunda YPG’nin Rusya ve Esed rejimiyle uzlaşması ve özerk bir yapı kurması tercih edilebilir olurken Rusya için ise Türkiye’nin YPG’ye yönelik operasyonuna karşılık Ankara-Şam normalleşmesini tetiklemek tercih edilebilir bir senaryo olarak öne çıkabilir. Türkiye ise böyle bir normalleşmeye ancak tıpkı Bağdat yönetimiyle PKK terörüne karşı ortak hareket etme adımı gibi razı olmalıdır. Öte yandan Rusya, İdlib’e saldırma tehdidini Türkiye’ye karşı bir koz olarak elinde tutmaya devam edecektir. İran ise Suriye’deki varlığının ve Şii milislerin hareketliliğinin teminatı için iç savaş ortamının devam edeceği bir senaryoyu tercih edecektir.

Türkiye için bu aşamada Suriye ve Irak’ta terörle mücadeleye yönelik bütüncül yaklaşımın temel alındığı politikalar bütünü öne çıkıyor denilebilir. Her ne kadar Suriye’deki sıkışmışlık öne çıksa da Irak’ta yapılacak bir harekâtın etkilerinin hem Suriye’ye hem de Türkiye-ABD ilişkilerine önemli etkileri olacaktır. ABD’nin başkanlık seçimleri öncesi Suriye politikasının maliyetinin yükselmesine yol açacak böyle bir harekât, ABD’nin Suriye’den askerlerini çekmesi, bunu yaparken de Türkiye veya Rusya ile bir anlaşma yapması ihtimalini doğurmaktadır. Her ne kadar PKK/YPG’nin Esed rejimi ile tarihsel yakın ilişkileri olsa ve Rusya’nın YPG ile irtibatının hiçbir zaman kesilmediği bilinse de Türkiye’nin muhtemel böyle bir anlaşmayı engellemek için Rusya ve Şam yönetimi ile müzakerelere girişmesi gerekebilir. Özellikle Astana Müzakereleri tecrübesinin bir yansıması olarak Rusya ve İran ile günlük hızlı çözümler üretecek bir mekanizma daha kurulmalı, Esed rejimiyle de Adana Mutabakatı benzeri, PKK terörüyle ortak mücadeleyi vurgulayan bir anlaşma zemini aranmalıdır. Ancak ne olursa olsun bu tek politika opsiyonu olarak görülmemeli, özellikle İdlib ve harekât bölgelerindeki TSK varlığını tartışmaya açmak isteyen Şam yönetimine bu konuda hiçbir taviz verilmemelidir. Bu şartlarda bir anlaşmanın mümkün olmadığı durumda ise Türkiye’nin geçmişte yaptığı gibi Suriye’de YPG’ye yönelik harekâtlara kaldığı yerden devam etmesi ve muhaliflere olan desteğini devam ettirmesi gerekmektedir. Son olarak, Kasım ayındaki ABD başkanlık seçimleriyle başa gelecek yeni başkanın genelde Ortadoğu, özelde ise Suriye politikasını dikkatle beklemek gerekmektedir. Yeni Amerikan başkanı göreve başlamadan önce sahada hızlı oldubittilerle yeni bir statüko kurulmalıdır. Bu da Türkiye’nin PKK/YPG terörüyle mücadelesini kararlılıkla devam ettirirken, F-16 satışı ile tekrar bir yumuşama evresine giren Türk-Amerikan ilişkilerinin de süreçten en az zararla çıkmasına olanak sağlayabilir.

Kısacası 2024 yazı Suriye için çok büyük gelişmelere gebe görünüyor. Hem Gazze merkezli gelişmeler hem de Türkiye’nin terörle mücadele adımları mevcut denklemin ve statükonun kırılması adına dikkatle takip edilmesi gereken gündem maddeleri olarak öne çıkıyor. Bu da şu an Suriye’de fırtına öncesi sessizlik durumunda olduğumuzun işaretleri olarak okunabilir.

[Ahmet Arda Şensoy, Türkiye Araştırmaları Vakfı araştırmacısıdır.]

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu