DEAŞ’ın Moskova Saldırısının Kodları

DEAŞ 22 Mart gecesi küresel ölçekte hâlâ gündemi belirleyebilen bir potansiyele sahip olduğunu gösteren bir saldırı gerçekleştirdi. Bu saldırıyla tüm gözlerin son dönemlerin en etkin güvenlik rejimlerinden birine sahip olan Rusya’ya dönmesini sağladı. Örgüt tam olarak bitirilemediğini, varlığını ve etki alanını sürdürdüğünü düşmanlarına ve destekçilerine Moskova’daki saldırı ile gösterdi. DEAŞ’ın terör tehdidi hibritleşiyor ve hedef değiştiriyor. Geçtiğimiz 10 yılda Avrupa şehirlerini vuran terör bugün artık Afganistan-Pakistan hattından Güneydoğu Asya’ya Orta Doğu’dan Afrika’nın pek çok farklı bölgesini içine alacak şekilde varlığını yeniden hissettiriyor.

Merkez’den Çevre’ye DEAŞ

Hatırlanacağı üzere 2013’te Suriye ve Irak’ta hızla ele geçirdiği kentlerde kendince bir devlet yapılanması kuran örgüt, kısa süre içerisinde dünyanın farklı şehirlerinde gerçekleştirdiği terör saldırılarıyla dikkatlerin üzerine çevrilmesine neden olmuştu. 2019’da bahsi geçen toprakların kaybedilmesi sonucu iddia etmiş olduğu hilafete ait hakimiyet alanını da kaybedecekti. Bu tarihten itibaren örgütün yok olup olmadığı üzerine pek çok tartışma yaşandı. DEAŞ tam olarak bitirilemediğini, düşmanlarına ve destekçilerine göstermek için dünyanın farklı coğrafyalarında eylemlerini sürdürüyor.

DEAŞ, Afrika’da Moritanya, Senegal, Mali, Nijer, Çad, Sudan, Burkino Faso, Nijerya, Afganistan’da ise Pakistan, Tacikistan, Özbekistan ve İran’da eylem yönetme ve adam devşirme pratiği geliştirmiş durumda. Bu da örgütün hâlen yerel, bölgesel ve küresel bağlamda güvenlik tehdidi olma özelliğini koruduğunu gösteriyor.

Moskova Saldırısındaki DEAŞ İzleri

Moskova saldırısı terörist grupların hareket biçimleri, hedefleri veya belli ülke vatandaşlarının saldırgan olarak tercih edilme nedenleri hakkında bazı ipuçları sunuyor. İlk olarak DEAŞ’ın hibrit bir eylem stratejisi geliştirebilen bir örgütlenme içerisinde olduğunun altının çizilmesi gerekiyor. Örgütün adeta imzası diye nitelendirebileceğimiz herhangi bir saldırı türünden söz etmek şu ana kadar mümkün değil. Saldırının gerçekleştiği ülke ve toplumsal pratiklere göre bu pratik de değişebilir.

Bu da bizi hedefleri nasıl seçtikleri sorusuna getiriyor. Buna verilecek cevap DEAŞ’ın eylem gerçekleştirdiği her ülke için o sosyolojinin sinir uçlarına dokunacak ve toplumsal hafızayı tetikleyecek hedefler belirleme pratiğinde gizli. DEAŞ’ın Türkiye’de geçtiğimiz aylarda Santa Maria Kilisesini, 2017’nin yılbaşı gecesinde ünlü eğlence mekânı Reina gece kulübünü, 7 Haziran seçimlerinden iki gün önce 5 Haziran’daki HDP mitingi saldırılarını hatırladığımızda bu şablon daha net zihnimizde canlanacaktır.

Moskova saldırısında Krokus Alışveriş Merkezinin hedef alınması, 2002 yılında yine Moskova’da gerçekleşen tiyatro rehine eylemini akıllara getirmesi, tercihin tesadüfi olmadığını ortaya koyuyor. İki eylemin failleri arasında ideolojik ve stratejik hedefler açısından farklar bulunsa da Türkiye’de olduğu gibi, DEAŞ Rusya’daki toplumsal travmayı körüklemek adına kendisinden öncekiler gibi hareket etmekten çekinmiyor.

Eylemcilerin saldırıdan önce kısa bir süreliğine de olsa Türkiye’ye seyahat ettiği ve saldırıdan sonra Ukrayna sınırına doğru kaçtıkları kamuoyuna yansıyan bilgiler arasında. Bu tür bir hareketlilik ve sınırları sorunsuz bir şekilde geçme yetenekleri, terörist örgütleri anlama ve önleme çabaları sırasında özel bir dikkat gerektiren hususlar. Fail DEAŞ olunca ve eylemcilerin saldırıdan sağ kurtulup gizlenmeye çalışmaları bizlere bir diğer DEAŞ saldırısını hatırlatıyor: Kasım 2015 Paris saldırıları. Krokus Alışveriş Merkezi gibi Fransa’nın başkenti Paris’teki hedeflerden biri Batachlan tiyatrosuydu. Bu örnekte sadece mekân değil aynı zamanda eylem sonrası da benzerlik görülüyor. Saldırganlar tıpkı Moskova’da olduğu gibi terör saldırısının ardından uyuyan hücre moduna geçmiş, öyle ki saldırganlardan birisi, Salah Abdeslam, eylemden 4 ay sonra Paris’te değil Belçika’nın Molenbeek kentinde yakalanacaktı.

DEAŞ’a Karşı Mücadele İçin Bölgesel İnisiyatif

Yabancı terörist savaşçıları kullanan gruplar üç farklı ülkeyi mağdur ederler; kaynak ülke, saldırıya uğrayan ülke ve transit olarak kullandıkları ülke veya ülkeler. Orta Asya’daki DEAŞ söz konusu olduğunda ise radikalleşme sürecinin neredeyse tamamlandığı yer olan kişilerin vatandaşı oldukları kaynak ülkeler tartışmanın hiçbir yerinde kendilerine yer bulamıyorlar. Bunun en açık örneğini son Moskova saldırısı sonrası ortaya atılan iddialarda da görmek mümkün.

DEAŞ’ın kendilerinden öncekilerin deneyimlerinden ve hatalarından dersler çıkardığı akıldan çıkartılmamalı. Örneğin 2003’te ABD işgaline karşı savaşmak için Irak’a giden savaşçılar geçiş rotası olarak Suriye’yi kullandılar. 2014’te sözde hilafetini kurduğunda ve dünyanın dört bir yanından yüz binlerce kişiye kendi ülkelerini terk edip seyahat etme çağrısında bulunduğunda kısa bir sürede katılım gözlenmesinin sırlarından birisi de buydu.

DEAŞ’ın ideolojik söyleminde mevcut uluslararası sistemi hedef alması, dünya çapında “devrim” niteliğinde alternatif bir siyaset iddiasının baskın olması bizleri örgütü bu açıdan değerlendirmeye itebiliyor. Ancak DEAŞ’a katılan insanların sahip oldukları pasaportlarla ve ulaşım için kullandıkları araçlarla tam da bu karşı çıkılan mevcut sistemin bir parçası olduğu tartışmalarda ıskalanabilen bir husus. Bu örgütlerin zaten kurulmuş ve yasal olan geçiş rotalarını kolayca sömürebilen yapılar olduğu da unutulmamalı.

Geçtiğimiz on yılda Suriye ve Irak tecrübesi, önceki dönemlerde Afganistan ve Pakistan bölgesinde olduğu gibi, terör örgütlerinin hareket tarzlarını gözden geçirdiği örnekler oldular. Bu süreçte sadece bahsi geçen gruplar değil aynı zamanda devletler de bu yapılara karşı nasıl karşı konulacağını daha iyi tecrübe ettiler. Bu bilgi ve tecrübe paylaşımının zemini DEAŞ’la Mücadele Uluslararası Koalisyonu tarafından önemli ölçüde sağlandı. DEAŞ’ın “Horasan Vilayeti” olarak ifade edilen yapı ile aktif mücadele söz konusu olduğunda bölgede bu terör örgütünden zarar gören aktörlerin kendi aralarında kuracağı bir inisiyatifin gündeme getirilmesi elzem görünüyor. Başta da ifade edildiği gibi küresel terörün hedefi değişiyor ve hibritleşiyor. 11 Eylül sonrasındaki on yıllık dönemde birinci hedef ABD’ydi. Suriye ile ABD yerini Avrupa ülkelerine devredecekti. Mevcut on yıllık süreçte ise bahsi geçen bölgede artacak benzer bir tehdidin alarm zilleri giderek daha yüksek çalıyor.

[Dr. Ahmet Yusuf Özdemir, İbn Haldun Üniversitesi bünyesinde öğretim üyesi olarak görev almaktadır.]

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu