İran’ın Afrika Kıtasına Yaklaşımı ve Stratejik Hedefleri

İran İslam Cumhuriyeti’nin İslam Devrimi’nden bu yana Afrika’ya ilgisi devam ediyor. Devrimden bu yana geçen kırk beş yılda gerek küresel bağlamda gerek kıta özelinde gerek İran iç politikası bağlamında birçok şey değişti ve dönüştü. Ne var ki bu değişim ve dönüşümlerle birlikte İran’ın kıtaya yönelik siyasetinde bazı değişiklikler olmuşsa da siyasetindeki esaslar varlığını kaybetmeden devam etti.

 İran’ın Afrika Politikası

İran’ın Afrika politikaları çok katmanlı bir yapıya sahip ve genel itibarıyla ülkenin jeopolitik konumunu güçlendirmek ve dış politika hedeflerini destekleyecek bir varlık yaratma amacı güdüyor. Bu politikaların stratejik hedefi İran’ı bölgesel bir güç olmaktan öteye taşıyacak bir güç projeksiyonu yaratarak gücünü bölgenin dışına çıkarmak, ABD başta olmak üzere rakiplerini başka coğrafyalarda sıkıştırarak başka diğer konularda da politik kazanımlar sağlamak, ekonomik kazanımlar sağlayıp kendisine yönelik yaptırımların etkisini kırma, ittifaklar oluşturarak kendisine yönelik politik izolasyon politikasını etkisizleştirmek gibi hedeflere yönelik politikalar üretiyor.

İran’ın bahsi geçen bu stratejik hedeflere ulaşmak içinse taktiksel düzeyde uyguladığı bazı politikalar bulunuyor. Genel yaklaşımların yanı sıra çoğu kez İran tarafından hedef ülkenin içinde bulunduğu mücadele ettiği sorunlar tespit ediliyor ve buna göre somut tekliflerde bulunuyor. Alt yapı sağlama ve teknoloji transferi tekliflerinin yanı sıra sık sık gerçekleştirilen diplomatik, siyasi, güvenlik, denizcilik, sağlık, eğitim, ticaret ve kültürel değişimler aracılığıyla yakınlıklar oluşturulmaya çalışılıyor.

Öte yandan İran’ın kendi devrimci dünya görüşünü ihraç etme çabaları ve yaptırımlarla mücadele etme ihtiyacına yanıt olarak “Afrika’ya yönelim” politikası yürütüyor. Bu bağlamda İran; devletler, otonom bölgeler ve devlet dışı aktörlerle ortaklıklar kurarak izolasyon ve yaptırımlarla mücadele etmeyi amaçlamakta. Genel hatlarıyla sert ve yumuşak güç enstrümanlarını birlikte kullanan İran, özellikle Kasım Süleymani’nin öldürülmesiyle birlikte “Direniş Ekseni” diyerek kavramsallaştırdığı yapıyı genişletme yolunda daha ciddi ve yoğun adımlar atmaya başladı. Bu ise İran’ı Afrika’daki devlet ve devlet dışı aktörlerle daha güçlü bir varlık oluşturmak için Afrika’ya yönelmeye sevk etti. İran’ın “Afrika’ya yönelim” politikası, ülkenin coğrafi etki alanını kıta genelinde genişletmeyi amaçlıyor. Bu amaçla Devrim Muhafızları Ordusu’na bağlı Kudüs Gücü, sınır ötesi operasyonları yürütme görevini üstlendi. Kudüs Gücü, Afrika’da çatışmaların yaşandığı yarım düzine kadar yeni nokta belirledi. Akabinde Süleymani sonrası göreve gelen ve Devrim Rehberi Ali Hamaney tarafından “ülkenin stratejik derinliğini Orta Doğu’nun ötesine, Afrika’ya taşıma” talimatı alan İsmail Kani, söz konusu güçleri harekete geçirerek Direniş Eksenini genişletme faaliyetlerine girişti. Silah kaçakçılığından petrol kaçakçılığına, terör gruplarına silah temininden eğitim faaliyetlerine kadar birçok konuda destek veren Kudüs Gücü’ne bağlı birimler İran’ın Afrika’daki stratejik derinliğini yükseltmekteler.

Kaynak: Yazar tarafından hazırlanmıştır.

İran’ın kıta üzerindeki yumuşak güç faaliyetleri ise çok daha eskiye dayanmaktadır. Devrim’den bu yana İran bu faaliyetlerini Bunyad-ı Mustazafin, İran Kızılayı, İslami İrşat ve Kültür Bakanlığı, Kültür ve İslami İletişim Kurumu, El-Mustafa Üniversitesi gibi kilit kurumlar üzerinden yürütüyor. Bu kurumların yanı sıra meclisler arası gruplar, dostluk dernekleri ve ticaret odaları, hayır kurumları, dini medreseler ve üniversiteler yer alıyor. Geçmişte Cihad-ı Sazendegi’nin de aktif olarak kalkınma programlarıyla kıtadaki ülkelere ve gruplara çeşitli konularda desteklerde bulunduğunu eklemek gerekir.

İran’ın Kıtaya Yaklaşımının Katmanları

İran İslam Cumhuriyeti ideolojik temellere dayanan bir devlettir ve politikalarını ve kurumlarını bu temeller üzerine inşa ediyor. İran Anayasası’nda mustazafin ve müstekbirin düalizmi üzerinden kavramsallaştırılan bir yapı söz konusu. Buna göre İran, dünyadaki ezilenlerin yani mustazafların yanında ve ezenlerin yani müstekbirlerin karşısında durduğu iddiasında. Anayasasının birkaç yerinde bu konu özellikle vurgulanıyor. Örneğin, İran Anayasasının 154. maddesinde “İran İslam Cumhuriyeti, bütün insanlık düzeyinde insanın mutluluğunu ülkü bilir. Hürriyeti, hak ve adalet yönetimini, bütün insanlığın hakkı olarak tanır. O halde başka milletlerin içişlerine karışmaktan tamamen sakınmakla birlikte mustazafların müstekbirlere karşı hak arama savaşımını yeryüzünün her noktasında destekler.” deniliyor. Yani İran müesses nizamı, hiçbir inanç ve ırk ayırt etmeksizin ezilenlerin yanında ezenlere karşı bir tavır içinde olacaklarını anayasal olarak ilan etmiş durumda. Çözümü kendi devrimine benzer devrimlerde gören İran, devrimin ilk yıllarından beri reçete olarak kendi devrimini başka gruplara sunuyor.

Afrika özelinde konuya bakıldığında İran’ın devlet veya devlet dışı aktörlerle temaslarını üç seviyede ilerlettiği görülüyor. Bunlardan ilki eğer muhatap İslamiyet dışında bir dine mensupsa veya ülkede bu gruplar çoğunluktaysa İran “insanî” yardımları ve o aktörün ihtiyaçlarına doğrudan hitap edecek, aktörü cezbedecek teklifler sunuyor. Bunun içine teknoloji transferleri, ekonomik anlaşmalar, hastaneler ve yetimhaneler kurma, eğitim faaliyetleri, öğrenci değişim programları, silah ticareti vb. konular girmekte. Eğer muhatap aktör İslamiyet’e mensup ancak Şii değilse bu kez alan kazanabilmek adına az önce bahsi geçen konuların yanı sıra “vahdet” vurgusu ön plana çıkarılıyor. Buna göre “mezhebi farklılıkların bir önemi olmadığı”, “İslam düşmanlarına karşı birlikte mücadele verilmesi gerektiği”, “İran İslam Cumhuriyeti’nin dünyadaki bütün Müslümanların yanında ve yardımında olacağı” vurgusu yapılıyor. Eğer muhatap alınan aktör Şii ise doğrudan direniş ekseni içerisinde bir vekil güç inşa sürecine girişiminde bulunuluyor. Eğer bu gruplar merkezi yapısı güçlü bir devlet çatısı altındaysa propaganda faaliyetleri icra edip alan kazanmaya çalışıyorlar. Eğer başarısız bir devlet çatısı altında ise silah ve askeri donanıma gidecek bir yol izleniyor.

İran’ın propaganda faaliyetlerinde Filistin meselesi de oldukça önem arz ediyor. Devrim Muhafızları Ordusu’nun dış operasyonlarını yürüten birimin adının “Kudüs Gücü” olarak seçilmesi elbette bir tesadüfün sonucu değil. Direniş ekseni olarak kavramsallaştırılan yapının varlığını ve İran’ın rolünü meşru bir zemine oturtmak için Filistin’de yaşananlar oldukça verimli bir zemin yaratıyor. Bundan dolayı bu gruplar Filistin konusunda Türkiye gibi başka aktörlerin varlık göstermesini ve tabiri caizse “rol çalmasını” istemiyorlar. Bu propagandaya göre İran, Filistin konusunda somut adım atan tek ülke. Müslüman refleksiyle hareket etmekte ve diğer “sözde Müslüman” ülkelerin liderleri ve hükümetleri gibi Batı’nın güdümünde değil, özgürce karar almakta. Dolayısıyla Batı güdümündeki bu Müslüman devletler Filistin konusunda İran’dan daha efektif faaliyet gösteremezler, gösterilen şey ise söylemden ibaret bir gösteridir. İşte bu söylem üzerinden İran sadece bölgede değil, Afrika’da da Müslüman nüfusu etki altına almak ve tabanını genişletme gayesindedir.

İran’ın bu faaliyetleri kıtada destekçi bulduğu kadar tepki de çekiyor. Özellikle devlet dışı aktörlerle geliştirdiği ilişkiler sebebiyle İran, birçok ülkeyle diplomatik gerilimler yaşıyor. Fas, Sudan, Gambiya gibi ülkelerle süreç içerisinde ciddi sıkıntılar yaşadı, bazılarıyla ilişkileri tekrar tesis edebilmeyi başardı. Ancak Fas örneğinde olduğu gibi bazı ülkelerle ilişkileri hâlâ kopuk durumda. Özetle İran, bütün olumsuzluklara rağmen 45 yıldır çeşitli konjonktürel değişimlere rağmen stratejik gayelerinden vazgeçmemiştir. Bu hedefler doğrultusunda da direniş ekseni olarak adlandırdığı yapının coğrafi sınırlarını genişletme ve Afrika ile Güney Amerika’ya yayarak güç projeksiyonunu artırma arzusundadır.

[Oral Toğa, İRAM bünyesinde araştırmacı olarak görev almaktadır.]

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu