İsveç’in NATO Üyeliği ve F-16 Pazarlıkları

İsveç’in NATO üyelik süreci bu hafta TBMM Dışişleri Komisyonu’nun katılım protokolünü kabul etmesiyle yeni bir safhaya geçti. Üyelik için sonraki adım protokolün Meclis’te vekillerin oyuna sunulması olarak gözüküyor. 2022 itibarıyla devam eden müzakerelerin Türkiye’nin terör örgütleri PKK-PYD-YPG ve FETÖ ile mücadele için İsveç’ten somut adımlar beklediği biliniyor. Hatta bu talepler Trilateral Memorandum ile hem İsveç hem Finlandiya’ya kabul ettirilmişti. Devam eden süreçte Finlandiya’nın üyeliği onaylanırken, İsveç’in terörle mücadele konusunda Türkiye’ye yönelik iki yüzlü tutumu NATO kapısında beklediği sürenin de artmasına sebep oldu. Nihayet süreç 26 Aralık itibarıyla ya tamam ya devam noktasına geldi. Protokolün Meclis’ten geçip geçmeyeceği muallaktayken medyada da Türkiye’nin konuyla ilgili tavrı konusunda alternatif yaklaşımlar mevcut. Bir grup Türkiye’nin İsveç’in üyeliğini çok daha uzun süre bekletmesi gerektiği ve hatta ABD’nin bütünüyle Ortadoğu’daki tavrını dahi değiştirecek kazanımları zorlamak gerektiğini iddia ederken diğer bir grup ise Türkiye’nin halen ABD ile devam eden F-16 pazarlıklarının devam ettiğini dolayısıyla Meclis kozunun halen elinde olduğunu söylüyor. İlk grup F-16 konusunda ABD ile devam eden pazarlıklar ile İsveç meselesinin aynı masada konuşulmasına da karşı çıkarak ABD’nin tarafların anlaştığı senaryoda bile F-35’ler gibi bunları da vermeme ihtimalini öne çıkararak başka kazanımlara yönelmeyi öneriyor. F-16’lar gerçekten İsveç kozunun ucuza gittiği bir pazarlık konusu mu? Bunu cevaplamak için bu üç aktörün aralarında nasıl bir denge var anlamak gerekmektedir.

ABD-İsveç Dengesi

İsveç denildiğinde akla ilk gelen tarafsızlık miti aslında bu ülkenin içinde olduğu her uluslararası siyaset denkleminde yanılsamalara neden olan bir algıdan ibaret. İsveç tarafsızlığı sadece bir ittifaka resmi olarak katılmamak olarak tanımlanmalıdır. Soğuk Savaş biter bitmez Sovyet tehdidinin ortadan kalktığı ilk fırsatta AB üyesi olmuşlar ve hatta OGSP çatısı altında AB güvenlik mekanizmasının da bir parçası olarak aslında ittifaklara katılmama mottosundan ilk tavizi de 2003’te vermişlerdir. Yine 2008 Rus-Gürcü Savaşı sonrası “Declaration of Solidarity” ilan edilirken de dönemin hükümeti Avrupa’da herhangi bir ülkeye bir saldırı olması durumunda İsveç’in tarafsız kalmayacağını açıklamaları yine bu yönelimi doğrular bir gelişmeydi. Bugüne gelindiğinde ise İsveç’in Rusya’nın Ukrayna’yı işgal etmesiyle tehdit algısının değiştiği dolayısıyla NATO’ya üye olmak istediği söyleniyor. Aslında İsveç NATO’ya üye olmak istedi çünkü AB’ye üye olduğu Soğuk Savaş sonrası erken dönem tek kutupluluk şartları gibi bir fırsatı ilk kez şimdi bulabildi. Hatırlanırsa işgal ilk başladığında İsveç halen tarafsızlık söylemleri üretiyordu ancak ne zaman Rusya’nın ilerlemesi durdu ve Batı yardımları Ukrayna’yı Rusya için bir bataklığa çevirdi o zaman İsveç ve Finlandiya NATO üyeliği kartını oynadı. Bu aşamada ABD’nin Rusya’ya karşı bütüncül bir AB direnişi istemesi de bir faktör oldu. Ukrayna Krizinin esas maliyetinin bölge ülkelerince karşılanması ve Rusya ile AB’nin birbirlerini tükettiği senaryoda hem Rusya zor durumda kalırken hem de AB’nin ABD’ye yönelik bağımlılığı da artacaktı. Aslında ABD burada Avrupalı ortaklarını, Rusya’yı ve Türkiye’yi birbirleriyle uğraştıracak bir düzlem yaratmaya çalıştı.

Rusya’nın bataklığa saplandığı ama yine de Avrupa sınırları içinde bir ülkenin haritasını de facto olarak değiştirecek duruma gelmesine karşılık NATO’yu tam olarak Rus sınırlarına kadar genişletmek de yine tarihi bir fırsat. Zorlu Fin coğrafyasının daha önce Sovyetlere karşı maliyet oluşturabilecek bir bölge olduğu Kış Savaşı’ndan dolayı bilinen bir durum. Dolayısıyla konvansiyonel bir savaş durumunda Finlandiya ve dolayısıyla İsveç’in NATO’ya üye olmasının böyle bir marjinal katkısı da var. Daha önce NATO’ya katılan Estonya’ya bir de Finlandiya ve İsveç eklendiğinde Ruslar için Avrupa’ya açılan deniz yolunda -Fin Körfezi, Baltık Denizi, Aland ve Gotland Adaları- yani Kuzey’de neredeyse tam bir NATO hakimiyeti sağlanmış oluyor. Öte yandan İsveç ve Finlandiya gibi “batı medeniyetinin” vitrini konumunda ülkelerin Rus tehdidiyle tek başlarına kalmadıkları ve NATO çatısı altında hem ABD hem AB’nin korumasına girecekleri algısı bu noktada uluslararası kamuoyuna yönelik bir algı çalışması olarak da ABD tarafının aradığı kazanımlardan birisi sayılabilir.

Türkiye Finlandiya ve İsveç’in PKK-FETO terör örgütlerine verilen destek üzerinden bir sınıflandırmayla farklılaştığını uluslararası kamuoyunda başarılı bir çalışmayla anlatabildi. Rus tehdidinin getirdiği akut güvenlik sorunu sebebiyle bu noktada Finlandiya da yola beraber çıktığı İsveç’ten kendisini ayrı tutarak Türkiye’nin taleplerinin haklılığını ikiyüzlü Batı medyası ve elitlerinin görmezden gelmesinin de önüne geçti.  Ancak Finlandiya’nın üyeliği ve Rusya’nın Ukrayna’da ilerlemesinin durmasıyla İsveç için kısa vadede Rusya diye bir sorun kalmamış oldu. Ancak bu artık NATO’ya üye olmak istemiyorlar anlamına gelmiyor. Soğuk Savaş biter bitmez önce AB üyeliği sonrasında “Host Nation Support”, “Partnership Interoperability Initiative” veya “Enhanced Opportunity Program” gibi protokoller aslında İsveç’in NATO’ya olan angajmanını tedricen ilerleten adımlardı. Yine NORDEFCO’nun kurulmasıyla İsveç’in tarafsızlık rüyasındaki iç politik dengeleri by-pass ederek NATO ile eşgüdümlü hareket edecek bir mekanizma kurmaları da yine bu perspektiften okunabilir.

Türk-Amerikan Pazarlıkları

ABD için kısa vadede İsveç ve Finlandiya’nın üyeliği Avrupalıların birlikte hareket ederek Rusya’yı tüketmeleri ve krizin maliyetini beraber yüklenmeleri hedefinin bir parçasıyken, uzun vadede Rusya’nın burnunun dibine NATO’yu tam olarak sokma niyeti açık. Ancak Türkiye’nin Finlandiya’nın NATO üyeliğini kabul etmesiyle fotoğraf biraz değişti. Bu hamle Batı medyasında Türkiye’nin taleplerinin meşruiyetini baltalamak için kullanılan oyun bozan imajını ters çevirmek için gerekliydi. Ancak bir yandan da NATO Rus sınırlarına tam olarak dayanmış da oldu. Hâlihazırda devam eden savaş da Rusya için iyi gitmiyorken artık ABD için mesele çok da acil olmayan bir gündem halini aldı. Batı düzeninin vitrini olan bir ülke olarak İsveç’in dışarıda kalması Batı kamuoyunda Amerikan liderliği açısından sorgulanabilir bir durum dolayısıyla bu ülkenin hamiliğini yapmanın da kamuoyunda artı puan getireceği de bir gerçek. Bu noktada Türkiye İsveç’i Batı’nın teröre yaklaşımı, S400-F35 açmazı, AB ile serbest dolaşım veya gümrük birliği gibi çeşitli meselelerde kazanımlar sağlayabileceği çok boyutlu bir müzakere için kaldıraç haline getirirken, ABD ise konuyu sadece F35-F16 Blok 70 noktasında ele alarak pazarlığın boyutunu daraltıp avantaj sağlamaya çalıştı. İlerleyen süreçte Rusya’nın saplanıp kalmasından dolayı İsveç’in pazarlıktaki değeri azaldığı için mesele artık “ver İsveç’i al F-16’ları” noktasına evrildi.

Halihazırda ABD bilateral olarak İsveç’e askeri desteğini de artırmakta. Öyle ki geçtiğimiz ay için iki ülke arasında yapılan anlaşmayla ABD İsveç’in dört bir yanında birçok askeri üssün kullanım iznini aldı. Bu İskandinav coğrafyası için nadir gelişen bir durumdur. Çünkü tarafsızlık rüyalarına öyle inanırlar ki başka bir ülkenin askerlerinin o topraklarda görünmesinin bu imaja zarar vereceği düşünülür. Dolayısıyla ABD bu hamlesiyle aslında İskandinav coğrafyasının bütün bir güvenlik algısını da ters düz etmiştir. Bu anlaşmanın bir diğer önemi ise ABD’nin Türkiye’ye bakışını gösterir nitelikte. Öyle ki NATO müttefiki olan Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu asetleri vermeyi bir pazarlık kozu haline getirirken öte yandan Türkiye’den günün sonunda maksimum tavizi alabilmek ve hatta gerekirse masayı terk edebilmek için İsveç’in NATO’ya olan ilgisini bu anlaşma ile doğrudan kendisine kanalize etmeye çalışıyor.

Bu aşamada İsveç’in alışılmış sosyal demokrat siyasetin aksine sağ tandanslı hükümetinin NATO üyeliği üstünden kendi iç politikalarında yarattıkları atmosfer halen Türkiye için önemli bir pazarlık kozu. İsveç Başbakanı’nın NATO üyeliğinden vazgeçmesi gibi bir durum şu an söz konusu değil. 200 yıllık tarafsızlık algısını somut şekilde değiştirmeye kendi kamuoyunu ikna eden Başbakan Ulf Kristersson için bu noktada bir U dönüşü siyaseten intihar olur. Dolayısıyla İsveç hâlâ NATO üyeliğini talep ederken ABD’nin kendi kendine fitilini ateşlediği bu NATO üyelik gündeminden vazgeçmesi bir anda okları Biden yönetimine çevirecektir. Yıllardır ABD’nin terör örgütlerine verdiği açık destek ile her konuda NATO müttefiki olan Türkiye’yi zor duruma sokmaya çalıştığı düşünüldüğünde bu konuda da ABD için Türkiye’ye istediğini vermemek öncelik olarak gözüküyor. Ancak İsveç’in Batı kamuoyunda sahip olduğu imaj hesaba katılırsa NATO dışında kalmış bir Batı demokrasisinin Rusya’ya karşı aciz gözükmesi de yine Amerikan liderliğinin sorgulanması anlamına gelecek.

Arap Baharı’ndan bu yana Avrupalı müttefiklerini her krizde yüzüstü bırakan ABD’nin Batı kamuoyunda liderliğinin sorgulandığı da düşünüldüğünde bu noktada bir tercih yapacak olan taraf yine kendisi. Ya Türkiye’ye F-16 Blok 70’leri verecek yahut buna alternatif olarak Eurofighter meselesindeki Alman blokajının önüne geçecek ya da masayı devirerek hem Türkiye ile olan ilişkileri daha da riske atacak hem de İsveç’in dışarıda kalmasıyla bütüncül Batı imajı zarar görecek. Bu denklemde ABD’nin vereceği kararda bağımsız olarak Türkiye oyunu doğru şekilde oynuyor. Bu hafta kararın meclise sevk edilmesiyle Türkiye artık sürecin artı bir tane daha değişkeninin olmadığını ABD’ye gösterdi. Artık bir karar aşamasına gelmek gerekliliği açık. Bir iyi niyet göstergesi olarak Cumhurbaşkanı Erdoğan kademe kademe İsveç konusunda ipleri gevşetirken topu Amerika’nın kucağına atıyor. Bu şekilde hem İsveç’i kapıda bekleten yani oyunbozan imajını by-pass ederken hem de aynı oyunbozan rolüne ABD’yi sokuyor.

Artık ABD bir karar aşamasında. Biden yönetimi ya Kongre’nin F-16 konusunda muhalefetini engelleyip süreci başlatacak ya da Kongre muhalefetini dolayısıyla iç politik saiklerle Eurofighter alımının önünü açacak şekilde Almanya’ya baskı uygulayarak Türkiye’ye istediğini dolaylı olarak verecek. Üçüncü yol ise tamamen masayı terk etmek. Böyle bir kararın da Türkiye için kaybettireceği bir şey yok çünkü İsveç’in NATO’ya üye olması yahut olmaması hatta Türkiye’ye düşmanlık gütmesi Türkiye için hiçbir şeyi değiştirmez. Yani İsveç üstünden bir pazarlık Türkiye’nin kaybetmeyeceği ancak rakibin tercihlerine göre bir şeyler kazanabileceği bir denklemdi. Muhasebe yapılacak olursa an itibarıyla Türkiye İsveç üstünden NATO çatısı altında PKK-FETÖ terör örgütleriyle mücadelesinin meşruluğunu tüm Batı kamuoyuna zorla deklare ettirdi. PKK’nın Avrupa yapılanmasının merkezi konumundaki İsveç’te çıkartırdığı terör yasasıyla PKK’nın alanını daralttırdı. Kazanımlar bununla bile sınırlı kalsa aslında Türkiye fırsattan zaten marjinal de olsa kendisine katkı sağladı ve bunu ne güvenliğinden ne ekonomisinden hiçbir taviz vermeden yaptı.

Türk medyasında en başta sunulan ikilem düşünüldüğünde, Türkiye’nin İsveç meselesini daha da tırmandırma gerekliliğini vurgulayan yorumlar tüm bu sebeplerle yanlış. Bugünkü şartlarda ortada akut bir güvenlik sorunu yokken, İsveç ABD için onların düşündüğü kadar büyük bir pazarlık kozu değil. Yine Yunanistan üstünden yapılan yorumlar benzer bir hataya düşüyor. Türkiye ve Yunanistan aralarında doğrudan ulusal güvenliği ilgilendiren anlaşmazlıklar olan iki ülke. Dönemin darbe hükümetinin basiretsizliği böylesine kritik bir konuda kapıdaki düşmanı NATO’ya aldırdı. Yine Yunanistan-Makedonya örneği bugünle kıyaslanabilecek bir mesele değil. Ne Türkiye-Yunanistan pazarlığı ne Yunanistan-Makedonya pazarlığı bugünkü Türkiye-İsveç denklemiyle eşleştirilebilir. İsveç Türkiye için alelade bir ülkeden fazlası değil. NATO’ya üye olması durumunda zaten Almanya, İngiltere ve doğal olarak ABD’den bağımsız pozisyon alabilecek bir aktör değil yani NATO çatısı altında Türkiye’ye fazladan sorun yaratacak bir aktörden bahsetmiyoruz. Ayrıca Türkiye ile arasında jeopolitik bir potansiyel gerilim de yok. Yunanistan üzerinden verilen örnekler ise jeopolitik olarak aralarında açmazların olduğu aktörlerin pazarlıkları. Dolayısıyla medyada çokça yer bulan ve bu kıyaslamalar üzerinden yapılan analizlerin çoğu zaman maksatlı birer iktidar eleştirisi olmaktan öte bir vasfı da yok.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu