“Katolik Nikahı”ndan “Çok Eşli Evliliğe” ABD-Suudi İlişkileri

2010 sonrası dönemde Mısır, Yemen ve Tunus gibi ülkelerde Suudi müttefiki rejimlerin devrilmesi, sokak hareketlerinin Körfez ülkelerine sıçraması, Suriye, Yemen, Libya gibi ülkelerin iç savaşa düşmesi ve İran’ın bölge genelinde genişleyen politik ve ideolojik nüfuzu Suudi Arabistan’ın güvenlik endişelerinin artmasına yol açtı. Bütün bu tehditlerin tırmandığı dönemde ABD’nin Orta Doğu güvenlik mimarisindeki başat rolünden sıyrılmaya ve bölgedeki müttefiklerine verdiği fiili güvenlik garantilerini önemsememeye başlaması Riyad’daki tehdidin seviyesini yükseltti.

Bu dönemde Suudi yönetimi için başlıca iki seçenek ortaya çıktı; ABD’yi yeniden Suudi rejim güvenliğini sağlamaya ikna etmek ve yerli askeri kabiliyet ve kapasite inşa ederek kendi güvenliğini sağlayabilecek askeri kapasiteye sahip olmak. Ancak 2015 yılında başlayan Yemen savaşı, Suudilerin yüz milyarlarca dolar harcamalarına rağmen, bölge genelinde çözümü askeri kapasiteye dayanan hiçbir krizde başarı şanslarının olmadığını ortaya koydu.

Dolayısıyla yeniden ABD fiili güvenlik garantileri elde etmek Riyad’ın önündeki en önemli seçenek oldu. Riyad yönetimi 2020 öncesi dönemde ABD fiili güvenlik garantileri elde etmek için çok istekliydi ve bu konuda önemli tavizler de verebilecek durumdaydı. Ancak son dönemde gerçekleştirdiği bazı diplomatik girişimler sayesinde bugün ABD karşısında pazarlık gücünü artırmış durumda. Dolayısıyla geleneksel Suudi dış politikasının, önemli kararlar alınırken daima Washington’un beklentilerini dikkate alan vizyonunun artık ortadan kalktığını söyleyebiliriz.

Riyad’ın diplomatik hamleleri

Riyad yönetimi son dönemde bölgesel ve küresel aktörlerle geliştirdiği ilişkiler sayesinde, 2015 sonrası oldukça ağırlaşan güvenlik sorunlarını önemli ölçüde hafifletmeyi başardı. Riyad-Pekin yakınlaşması, Çin arabuluculuğunda gerçekleşen İran-Suudi uzlaşısı, Türkiye-Körfez yakınlaşması Riyad’ın son dönemde gerçekleştirdiği başarılı diplomatik girişimlerdir.

Burada Riyad-Pekin yakınlaşması oldukça önem arz etmektedir. Suudi yönetimi son dönemde Pekin ile geliştirdiği yakın ilişki sayesinde ABD’ye alternatif yeni bir küresel hami arayışını ortaya koydu ve bu alanda hatırı sayılır kazanımlar da elde etti. Çin’le başta ekonomi, ticaret, yatırım alanında imzalanan anlaşmalara ilaveten savunma alanında da işbirliği fırsatları, Körfez’de “ABD’nin çekilmesiyle” oluşan boşluğun Çin tarafından doldurulacağına yönelik beklentiyi kuvvetlendirdi.

Suudi-Çin yakınlaşmasının ortaya koyduğu en önemli husus uzun yıllardır Batı’da hâkim olan “ABD-Suudi ilişkileri Katolik nikahıdır” şeklindeki kabulün geçersiz kalmasıdır. Riyad yönetimi son dönemde ABD’nin itirazlarına rağmen Çin’le her alanda ilişkilerini kuvvetlendirerek ABD-Suudi ilişkilerinin “tek eşli” bir evlilik olmadığını bilakis “çok eşli” bir evlilik olduğunu göstermiş oldu. ABD’ye rağmen Riyad’ın Çin ve Rusya gibi Batı karşıtı aktörlerle geliştirdiği ilişkiler, Riyad’ın son dönemdeki özgüveninin en önemli göstergesi olmuştur.

Çin-Suudi yakınlaşmasının Riyad açısından en önemli kazanımlarından biri de Çin arabuluculuğunda Pekin’de gerçekleşen İran-Suudi uzlaşısıdır. İran İslam devrimi sonrası varoluşsal düşman haline gelen İran ve Suudi Arabistan arasında gerçekleşen bu uzlaşı, başta Yemen dosyası olmak üzere tüm bölgedeki İran-Suudi vekalet savaşlarında bir hafiflemeye yol açacaktır. Rejimine yönelik en büyük tehdidin kaynağı olan İran ile uzlaşmak Suudi yönetiminin güvenlik ihtiyacında önemli bir azalmaya yol açacaktır.

Son olarak Türkiye ile Körfez ülkeleri arasında son dönemde yumuşayan ilişkiler sayesinde de Riyad önemli kazanımlar elde etmiştir. Çünkü Türkiye uzun yıllardır yüksek seyreden petrol fiyatları sayesinde Riyad’ın elinde biriken fonlar için karlı yatırım fırsatları sunmakta, bölgede İran’ın dengelenmesinde önemli roller oynayabilecek bir aktördür. Türkiye’nin Arap sokağı üzerindeki nüfuzu göz önüne alındığında statükoyu korumak isteyen Riyad’ın Türkiye ile yakınlaşması daha iyi anlaşılabilir.

ABD-Suudi ilişkilerinde yeni dönem

Geleneksel Suudi dış politikası hem iç siyasete hem de bölgesel ve küresel siyasete dair önemli kararlar alınırken daima Washington’un beklentilerini önemseyen ve ciddiye alan bir vizyona sahipti. Ancak son dönemde Riyad’ın daha otonom bir politika ürettiği sürece şahit olmaktayız. Suudi yönetiminin son dönemde attığı bazı adımlar ABD fiili güvenlik garantilerini elde etme konusundaki pazarlık gücünü önemli ölçüde artırdı. Bugün Riyad’ın ABD karşısında tarihinin en yüksek özgüvenine ve otonomisine sahip olduğunu söyleyebiliriz.

Geçtiğimiz yıl Temmuz ayında Joe Biden’in Riyad’a düzenlediği ziyaret Suudi yönetiminin ABD karşısındaki özgüvenini göstermesi açından oldukça önemlidir. Çünkü Biden bu ziyarette başta petrol üretiminin artırılması olmak üzere bölgesel mesellerdeki birçok hedefini Suudi yönetimine kabul ettirmekte başarısızlığa uğradı. Hatta Riyad, Biden’in tehditlerine rağmen bu ziyaretten sonra petrol üretiminde kesinti kararları almaya devam etti.

Son dönemde ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan ve Beyaz Saray Orta Doğu politika şefi Brett McGurk gibi üst düzey isimlerin birbiri ardına Suudi Arabistan’a düzenlediği ziyaretler ABD yönetiminin Riyad’la ilişkilerinde yeni bir dönem başlatma isteği olarak okunabilir. Bütün bu ziyaretler aynı zamanda ABD’nin bölgesel diplomatik ve güvenlik rolüne yeniden dönmek ve Körfez ülkeleri ile ortaklıklarını yeniden güçlendirmek istediğini gösteriyor.

Bu ziyaretler sırasında Riyad’ın ABD’den, NATO’nun 5. Maddesine benzer bir savunma anlaşması, gelişmiş ABD silah sistemlerine erişmede kolaylıklar, sivil nükleer programının desteklenmesi ve en önemlisi de Filistin’de iki devletli çözüm gibi taleplerinin olduğu kamuoyuna yansıdı. Bütün bu talepler pazarlık masasında Riyad’ın el yükselttiğinin bir ifadesinden başka bir şey değil.

Suudi Arabistan II. Dünya Savaşından sonraki dönemde rejim güvenliği ve toprak bütünlüğünü konusunda ABD fiili güvenlik garantilerine güvenmiştir. Bu güvenlik garantileri sayesinde Suudiler tüm bölgesel krizlere rağmen istikrar içerisinde kalmayı başarmıştır. Rejimin ABD fiili güvenlik garantilerine olan şiddetli bağımlılığı bu ilişkinin “Katolik nikâhı” olarak değerlendirilmesine yol açtı.  Ancak son dönemde Riyad yönetimi ABD’ye rağmen Rusya ve Çin gibi küresel, Türkiye ve İran gibi bölgesel aktörlerle ilişkilerini geliştirerek ABD-Suudi ilişkilerinin “Katolik nikâhı” yerine “çok eşli evlilik” olabileceğini ortaya koymuştur.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu