İsveç’in NATO Üyeliği ve Vilnius’ta Müzakerelerin Değişen Yapısı

Rusya’nın Ukrayna’yı işgaliyle birlikte somutlaşan İsveç’in NATO üyelik süreci bilindiği üzere Türkiye’nin terörle mücadele konusunda haklı talepleri çerçevesinde şarta bağlanmış ve müzakereler bir yılı aşkın süredir devam etmekteydi. Gelinen noktada NATO Vilnius Zirvesi İsveç için önemli bir eşik olarak batı medyasında yer bulmaktaydı. Özellikle geçtiğimiz haftalarda yürürlüğe giren yeni terör yasası ile Kristerrson Hükümeti Türkiye’nin taleplerini karşılayacak gerekli hukuki altyapıyı oluşturdukları izlenimini batı medyasında sıkça işlendi. Dolayısıyla Vilnius Zirvesi’ne yönelik tıkanmış olan üyelik sürecinin önünün açılacağı beklentisi gün gün artmıştı. Türkiye açısından ise zirveden henüz 48 saat öncesine kadar İsveç’in yükümlülüklerini tamamlamadığı özellikle İsveç’te ikamet eden firari Feto terör örgütü üyeleri ve PKK’lı teröristlerin iadesi ve almaları gereken cezalar konusunda henüz tatmin edici adımların atılmadığı dolayısıyla sürüncemenin devam edeceği algısı hakimdi.

Vaziyet böyleyken meselenin bir diğer ayağı ise Türkiye ve ABD arasında devam eden F-16 pazarlıklarının önündeki kongre engeline karşı el altından İsveç-NATO meselesinin bir kaldıraç olup olmayacağı tartışmalarıydı. Biden yönetimi uzun süredir F-16 satışı konusunda Türkiye’nin taleplerini desteklediklerini söylese de kongre engelini işaret ederek konudan sıyrılmayı başarıyordu. Yani F-16 meselesi İsveç’in NATO üyeliğinin önünü açılmasına indirgenmiş vaziyetteydi. Cumhurbaşkanı Erdoğan ise Vilnius Zirvesi öncesi ABD ve AB üyesi ülkelere konuyla alakalı pazarlığı genişletecek başka bir çıkışta bulunarak aslında herkesi ters ayakta yakaladı. Öyle ki batı medyasında yer bulduğu haliyle “İsveç’e onayı ver F-16’ları al” gibi başı sonu belli bir pazarlıktan ziyade Türkiye daha uzun soluklu, AB-ABD-Türkiye ekseninde ve içinde F-16/F-35 alımı, AB üyelik süreci, gümrük meselesi ve serbest dolaşımın da olduğu çok boyutlu bir müzakere sürecini tercih etti.

Vilnius’ta Stoltenberg-Kristerrson-Erdoğan görüşmesi sonrası Türkiye’nin İsveç’in üyeliğine yeşil ışık yaktığı duyurulunca da bu resim tamamen netleşmiş oldu. Artık İsveç’in üyeliği Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın vetosuyla kilitlenen bir mesele olarak ele alınmayacak yani müzakerelerin öznesi artık İsveç olmayacak. Aynı Finlandiya meselesinde olduğu gibi hükümetin bu kararı TBMM’de oylandıktan sonra neticelendirilebilecek. Dolayısıyla Türkiye topu İsveç’in masada olmadığı yeni bir müzakere süreci için ABD ve AB’ye atarak hem üzerindeki siyasi baskıyı by-pass ediyor hem de oyunu kendi istediği şekilde oynuyor.

ABD açısından aylardır Türkiye’ye verilen mesaj siz İsveç’le anlaşın gerisi gelir mantığıyla devam eden gayri resmi müzakereler düşünüldüğünde, Türkiye için bu süreçten elde etmek istediği kazanımlar İsveç’in kendi iç siyasetinde attığı veya atmadığı adımlara bağlanmış oluyordu. Örneğin, bir yandan terör yasası yürürlüğe girerken bir yandan provakatif eylemlere her türlü izni İsveç Hükümeti veriyordu. Çünkü İsveç için NATO üyeliği şuan akut bir ihtiyaç değil aksine yıllardır peşinde oldukları tarafsızlık kisvesi altında gücüne oranla sesi çok çıkabilen aktör olabilme stratejisi için Türkiye tarafından mağdur edilmek veya Türkiye ile eşit bir ülke gibi sürekli müzakerelerin bir tarafı olmak onlar için bir hayli tercih edilir bir durum.

Soğuk Savaş’tan bu yana İsveç dünya genelinde barış koruma ve kriz yönetimi operasyonlarında askeri ve sivil olarak en çok katkı sağlayan ülkelerden biri. Bunu da uluslararası siyaseti meşgul eden bir mesele varsa biz de orda olmalı ve normatif süper güç imajımız ile hem sesi duyulabilen hem de herkesle konuşabilen bir aktör olmalıyız anlayışı ile yapıyorlar yani prestijden güç devşirmeye çalışıyorlar. Çünkü İsveç her ne kadar teknolojik olarak ileri silah sistemlerine sahip olsa da Soğuk Savaş boyunca buraya harcadıkları kaynağın onları korumayacağının hep idrakinde küçük bir devlet bu sebeple güvenliğini başka şekilde sağlama eğilimi her geçen yıl gerek savunma harcamaları gerekse zorunlu askerlik gibi konularda İsveç’in tavrına bakıldığında kolayca anlaşılabilir. Finlandiya’nın NATO üyeliği ve Rusya’nın Ukrayna’da başarısızlığı da göz önüne alındığında İsveç’in NATO üyelik başvurusu yaptığı konjonktürden çok farklı olarak artık güvende bir ülke olduğu söylenebilir. Haliyle İsveç için süregelen politikasını takip etmek mantıklı bir tercihti. Diğer bir deyişle 2022 yılında İsveç NATO opsiyonunu bir güvenlik garantisi olarak görürken 2023 yılında ise NATO üyeliği İsveç için çok da gerekli olmayan ve üyeliğin kendisinden değil üyelik sürecinden kazanım sağlamaya çalıştıkları bir mesele halini aldı.

Hal böyleyken Türkiye için sağlamaya çalıştığı kazanımları İsveç’in öznesi olduğu bir müzakereler zinciriyle değil de İsveç’in by-pass edildiği ve artık AB ve ABD ile yani esas aktörlerle yürüteceği pazarlıklarla elde etmeye çalışması anlaşılabilir bir durumdur.

Sonuçta TBMM’de bu kararın oylaması için hala süre var ve bu görece kısa sürede hızlı bazı kazanımlar ve devamında ise daha ılımlı devam edecek batı-Türkiye ilişkileri hedefleniyor olabilir. Özellikle AB üyeliği, gümrük ve serbest dolaşım gibi konularda ABD’nin AB ülkelerine yapacağı baskı işlevsel olabilir. Bu konuyu da bu yazının bir devamı olarak önümüzdeki günlerde TAV web sayfasında ele alarak süreci Türkiye ve AB özelinde anlatıyor olacağım.

Muhammed Çağrı Bilir

Araştırmacı

Muhammed Çağrı Bilir, İngiltere’de Leeds Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde doktora çalışmalarına devam etmektedir. Lisans eğitimini İstanbul Ticaret Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde 2015’te tamamladı. Yüksek lisans derecesini İsveç’te Linkoping Üniversitesi Avrupa Birliği yüksek lisans programında ‘’İskandinav Güvenliği ve NORDEFCO’’ başlıklı teziyle aldı. Çalışma alanlarını Amerikan dış politikası, Avrupa Birliği güvenliği ve uluslararası ilişkiler teorileri oluşturmaktadır. Türkiye Araştırmaları Vakfı’nda araştırmacı olarak çalışmaktadır.
E-posta: mcbilir@turkiyearastirmalari.org

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu