İsveç’te Yeni Terör Yasası ve Türkiye’nin Tutumu

Bir süredir öne çıkan gündem maddelerinden biri olan İsveç’in NATO’ya üyelik başvurusu ve Türkiye’nin terörle mücadele konusunda haklı çekinceleri sebebiyle bu talebi veto ediyor oluşunun önümüzdeki günlerde gerçekleşecek olan Vilnius NATO Zirvesi’nde son bulacağına yönelik batı kamuoyunda bir beklenti oluşmuş durumdaydı. Ancak 14 Haziranda Türkiye, İsveç ve Finlandiya arasında kurulan Daimi Ortak Mekanizmanın dördüncü toplantısı yapıldı ve İsveç’in NATO üyelik başvurusunun akıbeti konusunda müzakerelerin devam edeceği duyuruldu. Gerek İsveçli yetkililer gerekse NATO temsilcisi Stoltenberg veya Biden yönetimi Türkiye’nin 11-12 temmuz Vilnius NATO zirvesinde İsveç’in üyelik başvurusunu onaylaması gerektiği yönünde açıklamalar yapsa da Türkiye’nin PKK ve FETO terör örgütlerine yönelik İsveç’in somut adımlar atması gerektiği yönünde baskısına karşılık geçtiğimiz günlerde İsveç’te yeni terör yasası da beklentileri halen karşılamış değil.

Terörle bir şekilde ilişkilendirilen vatandaşlara yönelik hapis cezası öngören bu yasa ile İsveç hükümeti Türkiye’nin beklentilerini yerine getirdiklerini düşünüyor. Ancak devamlı olarak Stockholm’de Türkiye ve Cumhurbaşkanı Erdoğan aleyhine PKK ve FETO bağlantılı eylemler gerçekleşmesi, ülkede yaşayan Türklere yönelik tehdit ve saldırılar bu yasanın ne ölçüde caydırıcı olabileceğini sorgulatır durumda. Ancak bu durum meselenin sadece İsveç ve Türkiye arasındaki kağıt üstündeki boyutu.

İsveç’in sözde tarafsızlığı aslında batı ittifakında sınıfının en akıllı çocuğu profili inşa ederek ABD’nin normatif bir eleştirisi gibi pozlar keserken bir yandan ABD için kullanışlı bir aktör olmaya çalışmaktan ibarettir. Her ne kadar çok kutuplu ve iki kutuplu sistemlerde savaşların ve krizlerin dışında kalabilmesinin İsveç’in akıllı politikaları sayesinde mümkün olabildiği izlenimi batı kamuoyunda hakim görüş olsa da İsveç aslında kimseye tehdit oluşturmayarak ve gerektiğinde her türlü tavizi Nazilere, Sovyetlere yahut İngilizlere verip sonrasında sadece kaderine razı olmak zorunda olduğu bir pozisyondaydı. Öyle ki Soğuk Savaş esnasında da İsveç’in Sovyet tehdidine karşı ABD ile yakın ilişki kurarken öte yandan Vietnam Savaşı gibi meselelerde adeta anti-emperyal bir söylem ile Sovyetlere şirin gözüktüğü ama aslında tamamen batı bloğunun gölge üyesi gibi adım adım entegre olduğu biliniyor. Bu yakınlaşma Berlin duvarı yıkıldıktan sonra da ilerleyerek devam etti hatta ilk fırsatta AB üyesi olurken NATO’ya entegrasyon da bu dönemde ivmelenmişti. Gelinen nokta da İsveç dış politikasında somut bir ABD etkisi her geçen sene daha da belirginleşti. Dolayısıyla NATO üyeliği meselesi de bundan bağımsız okunmamalı.

Öyle gözüküyor ki Rusya’nın Ukrayna’yı işgale girişmesine karşı Biden yönetimi Rusya ile sıcak bir çatışmaya girmek yerine Ukrayna’yı bir bataklığa çevirerek hem Rusları olabildiğince zayıflatmak istiyor hem de AB üyesi ortaklarını kendi kıtalarında yaşanan bu sorunla kendi başlarına uğraşmaya zorluyor. Fransa gibi ABD’den otonom hareket edebilen bir AB güvenlik mekanizması hayali olan Avrupalı ülkelerin 2000’li yılların başından buyana üçüncü bir güç merkezi olabilme amaçları biliniyor. Dolayısıyla ABD doğrudan uluslararası sistem için tehdit oluşturan Rusya’yı bir taraftan sıkıştırırken diğer taraftan AB üyesi müttefiklerin de kendisine olan bağımlılığını perçinlemiş oluyor. Bu noktada İsveç ve Finlandiya gibi AB üyesi olup NATO dışında kalan ülkelerin de batı ittifakının tamamen bir parçası olması ABD için hem kendi hem uluslararası kamuoyuna batı değerleri etrafında birliği sağlama mesajları vermeye yarıyor. Özellikle İsveç’in batı medyasında sahip olduğu normatif süper güç imajı düşünüldüğünde Biden yönetiminin İsveç’in koruyucusu imajının peşinden gitmesi makul bir hedef.

Peki ABD’nin İsveç’in üyeliğinden stratejik beklentileri var mı? Her ne kadar jeopolitik konum itibariyle kritik bir pozisyonda olsa da, Türkiye’nin vetosuna yönelik ABD’nin meseleyi f16 pazarlıklarına indirgiyor olmasını ve henüz yoğun bir baskı uygulamıyor oluşunu sanki sorunun çözümsüz şekilde ilerlemesi daha çok işine geliyor gibi yorumlamak mümkün. Geçmişte Yunanistan’ın NATO üyeliği veya AB’nin askeri operasyonlar için NATO asetlerine erişimini mümkün kılan Berlin Plus süreci gibi Türkiye ile Yunanistan’ın doğrudan karşı karşıya kaldığı meselelerde ABD’nin nasıl bir baskı oluşturabildiğini biliyoruz dolayısıyla bugünkü denklemde ABD’nin konuyu çok daha yumuşak bir politikayla ele aldığı rahatlıkla söylenebilir. Son yıllarda ABD’nin Türkiye’ye karşı tutunduğu tavır da düşünüldüğünde Türkiye’nin öznesi olduğu ve uluslararası kamuoyunun medya yanıltmaları doğrultusunda Türkiye’yi suçlu konuma düşürebileceği ve Avrupa’nın küçük ama akıllı çocuğu İsveç için de mağduriyet oluşturacak bir mesele de ABD’nin sürüncemede gidecek bir süreci daha çok tercih edeceği öngörülebilir.

Türkiye bu ihtimale karşı hem İsveç hem Finlandiya’ya üçlü memorandumda taleplerinin haklı gerekçelerini kabul ettirmiş ayrıca Finlandiya’nın üyelik başvurusunu da İsveç’ten ayrı ele alıp onaylayarak da olası eleştirileri akıllıca bertaraf etmişti. Yine de batı kamuoyunun her konuda takındığı ikircikli tutum biliniyor bu sebeple olağan şekilde Türkiye’ye yönelik kara propaganda halen uygulanabilir bir seçenek.

İsveç açısından Rusya’nın Ukrayna’da beklenen ilerlemeyi sağlayamaması ve Finlandiya’nın NATO üyeliği ile dört bir tarafının müttefik ülkelerden çevrili bir hale gelmesiyle, Ukrayna sorununun yarattığı akut güvenlik sorunu ortadan kalkmış oldu. Böyle bir ortamda halen NATO üyeliğinde ısrarcı olmaları da yine hem Türkiye’nin vetosu ile mağdur rolünü oynayacak olmaları sebebiyle bütün bir dış politikalarını üstüne inşa ettikleri prestijden güç devşirme stratejinin bir çıktısı olarak okunabilir. Ayrıca sürecin sonunda olası bir NATO üyeliği de Rus tehdidinden tamamen azade kalmaları anlamına da geleceği için, İsveç’in Rus tehdidinin geçtiğimiz Şubat ayında olduğu gibi akut bir hal almadığı her senaryoda hiçbir şekilde kaybetmeyeceği bir oyunu oynamaya devam ettiği söylenebilir. Bu sebeple Türkiye de veto kararında ısrarcı olarak FETO ve PKK’ya karşı İsveç’i olabildiğince Türkiye lehine söylem ürettirmeye zorlaması gerekmektedir. Öte yandan ABD meseleyi f16 pazarlıkları çerçevesinde ele aldığı sürece pazarlıkları bu düzeyde devam ettirmek akıllıca olacaktır çünkü günün sonunda İsveç’in NATO’ya üye olup olmaması Türkiye için stratejik bir öneme sahip olmadığı için farklı alanlarda kazanım sağlayacak her türlü pazarlık için bu konu önemli bir koz olarak elde tutulmalıdır.

Muhammed Çağrı Bilir

Araştırmacı

Muhammed Çağrı Bilir, İngiltere’de Leeds Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde doktora çalışmalarına devam etmektedir. Lisans eğitimini İstanbul Ticaret Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde 2015’te tamamladı. Yüksek lisans derecesini İsveç’te Linkoping Üniversitesi Avrupa Birliği yüksek lisans programında ‘’İskandinav Güvenliği ve NORDEFCO’’ başlıklı teziyle aldı. Çalışma alanlarını Amerikan dış politikası, Avrupa Birliği güvenliği ve uluslararası ilişkiler teorileri oluşturmaktadır. Türkiye Araştırmaları Vakfı’nda araştırmacı olarak çalışmaktadır.
E-posta: mcbilir@turkiyearastirmalari.org

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu