Körfez’de “Çin” Baharı: İran-Suudi Arabistan Normalleşmesi

Çin arabuluculuğuyla 10 Mart’ta diplomatik ilişkileri yeniden tesis etme kararı alan Tahran ve Riyad, bölgede yeni bir dönemin başlayacağına dair işaretlerin ilk fişeğini yakmış oldu. İki ülke arasındaki müzakereler, 2021’de Irak ev sahipliğinde başlamış olup Umman’ın da dahil olduğu toplamda 5 tur görüşme gerçekleştirilmiştir. Geçtiğimiz üç aylık süre içerisinde karşılıklı temaslarını üst düzey ziyaretlerle sürdüren taraflar, büyükelçi atamaları ile de süreci hızlandırmaktadır. Öte yandan Körfez’deki bu durum Çin’in bölgedeki nüfuzunun arttığının en net göstergelerinden biri olmuştur. ABD ve Çin arasında güç geçişi tartışmalarının yaşandığı bir zamanda Pekin’in arabuluculuğuyla Suudi Arabistan ve İran arasındaki sert blokajlar kaldırılmaya başlanmıştır. Bu normalleşmenin en büyük motivasyonu iki tarafın da büyük güç rekabetine dayalı bir uluslararası sistemde manevra alanlarını artırmak istemeleridir. Suudi Arabistan, kaybettiği siyasi imajını yeniden toparlamak isterken İran uzun zamandır yürütülen ama başarıyla sonuçlanmayan nükleer müzakerelerin ardından kendisine uygulanan baskı politikasını işlevsiz kılmak istemektedir.

Sürecin ana yönlendiricisinin Çin olması ise resme daha büyük çerçevede bakılmasını gerektirmektedir. Hâlihazırda İran ile yakın ilişkilere sahip olan Pekin yönetimi, en fazla enerji ithalinde bulunduğu Körfez’de istikrarsızlık istememektedir. Nitekim Suudi Arabistan ile kurduğu ticaret ve savunma sanayi işbirliklerinin boyutu bunu doğrulamaktadır. Tüm bunlara karşın bölgenin hegemonik gücü ABD ise uzun zamandır Çin’in bu bölgeye yaptığı yatırımları büyük bir dikkatle izlemekte ve geleneksel müttefiki Suudi Arabistan üzerinde baskı mekanizmalarını dolaylı yoldan devreye sokmaktadır. Özellikle bölgeden herhangi bir enerji ihtiyacı olmasa da petrol piyasalarını olumsuz etkileyecek bir fiyatlanmaya karşı çıkarak Suudi Arabistan’a baskı politikası yürütmektedir. Ama bu taktiksel çabalar, uzun zamandır bölgedeki hegemonik rolünü oynamadaki isteksizliği düşünüldüğünde ABD’nin güvenlik şemsiyesi altında kontrol etmeye çalıştığı Suudi Arabistan’ı alternatif aramaktan geri bırakmamıştır. Son olarak İran tarafından açıklanan ve Çin, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Umman, Hindistan ve Pakistan’ın da içinde yer alacağı deniz ittifakı oluşturma girişimleri, ABD’nin Körfez’e yönelik mevcut dikkatini daha fazla çekecektir. ABD’nin son olarak Dışişleri Bakanı Anthony Blinken’i Suudi Arabistan’a göndermesi gergin ilişkileri onarmak için bir adım olsa da Riyad yönetiminin isteklerinin ne kadarını karşılamayı taahhüt edeceği belirleyici olacaktır.  Suudi yönetiminin talepleri sivil nükleer programının geliştirilmesi ve silah tedarikinde kısıtlamaların kaldırılması iken Biden yönetimi ekonomik iş birliği konularının yanı sıra İsrail ile normalleşmeyi öne çıkartmak istemektedir. Biden yönetimi bununla, 2024 Başkanlık seçimleri öncesi, İsrail-Suudi Arabistan normalleşmesiyle hem İsrail’in Orta Doğu entegrasyonunu sağlamayı hem de gücünü yeniden tanzim etmeyi amaçlamaktadır.

Eski Düşmandan Yeni “Müttefik” Olur mu?

İran-Suudi Arabistan yakınlaşması salt bölgesel analizlerle cevap verilemeyecek öğeler içermektedir. İki ülke de rekabetçi araç ediniminde maliyeti yüksek silahlanma yerine mevcut küresel geçiş düzleminde ilişkileri normalleştirmeyi daha rasyonel bulmuştur. İran ve Suudi Arabistan ilişkilerinin yeniden normalleşme aşamasına gelmesinde birçok faktör rol oynamıştır. Bunlardan ilki kuşkusuz ABD ve Çin’in küresel rekabetinin bölgeye yansımasıdır. ABD’nin ulusal güvenlik stratejilerinde temel önceliği haline gelen Asya Pasifik’e karşılık, Çin de ABD’nin askeri ayak izinin önemli yer tuttuğu Orta Doğu’da kalkınma vaadi ile ekonomik ayak izini genişletme çabası içerisindedir. Esasında aralarında rekabet sadece bu bölge ile sınırlı kalmayıp bilhassa Afrika üzerinde de devam etmektedir. Fakat Çin’in kendi ekonomik büyümesinde enerji ihtiyacını en çok temin ettiği Körfez Bölgesi, burayı diğerlerine nazaran daha öncelikli kılmaktadır.

Tahran ve Riyad arasındaki rekabetin coğrafi dağılımına bakıldığında Irak, Lübnan, Bahreyn, Suriye ve Yemen başta gelmektedir. Doğal olarak İran ve Suudi Arabistan arasındaki barışın yansımaları da doğal olarak bu ülkelerde doğrudan ve dolaylı olarak görülmeye başlamıştır. 12 yıl aradan sonra Suriye’nin Arap Birliği’ne dönüşü Riyad ve Tahran arasındaki normalleşmenin en net yansımasıdır. 2020’de Katar’a uygulanan ambargonun kalkması da İran ve Suudi Arabistan arasındaki yakınlaşmanın ilk aşaması olarak düşünülebilir.

Suudi Arabistan, Arap Baharı ile Orta Doğu’da başlayan değişim isteklerine en sert tepki gösteren ülke olmakla birlikte etki alanında bulunan yerler için de statükonun devamı için siyasi, askeri ve mali destekte bulunmuştur. Veliaht Prens Muhammed Bin Selman (MbS), içeride konumunu muhafaza etmeye çalışırken sınırlarının ötesinde de askeri operasyon icra etmek yoluyla aktif bir pozisyon sergilemiştir.

2014’ün sonlarında Husiler tarafından başkent Sanaa’nın ele geçirilmesi, Suudi Arabistan için birincil tehdit oluşturmuştur. Mart 2015’te Birleşik Arap Emirlikleri, Katar ve Mısır’ın da içinde yer aldığı 10 ülkeden oluşan Kararlılık Fırtınası operasyonunun gerçekleştirmiş ve günümüze kadar devam eden bir çıkmaza girmiştir. İran desteğiyle birlikte Yemen’de daha fazla alan kazanan Husilere karşılık Suudi Arabistan’ın mevcut yönetime verdiği her türlü askeri ve mali desteğin sınırlı kalması başarılı sonuç almaya yetmemiştir. Oysaki Yemen’de Husiler üzerinden elde edilecek kolay bir zaferle MbS’nin uluslararası alandaki siyasi imajı artacak ve İran’a karşı ders verilecekti! Fakat Yemen, Suudi Arabistan için bataklık haline gelen Vietnam olmuştur.

2016’dan itibaren ise Vizyon 2030 hedefleri doğrultusunda aleyhine olabilecek bölgesel kriz ve çatışma alanlarını minimuma indirmeye çalışmaktadır. Özellikle Yemen İç Savaşı’nda vekiller üzerinden karşı karşıya gelen iki ülke arasında, Riyad’ın harcadığı maliyetler göz önüne alındığında İran’ın güçlü bölgesel aktör konumunu değiştirememiş ve kendi imajını önemli oranda zedelemiştir. Ayrıca ABD’den alınan yüksek maliyetli hava savunma sistemlerine rağmen Husiler’in Suudi Aramco tesislerine düzenlediği saldırılar da hesaba katıldığında Riyad yönetimi krizi çözebilecek yeni çözüm arayışlarına yönelmiştir. Bugüne geldiğimizde ilişkilerin normalleşmesinde en net değişimin yine Yemen’de olduğu görülmektedir. Siyasi istikrarsızlık kaynağı yaratan Yemen’de Meşru Yönetim ve Husiler arasında esir takasları başta olmak üzere barış çabaları hız kazanmış olsa da Husilerin pazarlık payını artırma çabaları nedeniyle saldırılara devam etmesi müzakereleri çıkmaza sokmaktadır.

Suudi Arabistan’ın Çin aracılığıyla Tahran’a uzattığı zeytin dalının sebebi ABD’nin askeri olarak güvence vermede isteksiz olması ve Arap Baharı sonrası İran’ın bölgedeki devlet dışı aktörler yoluyla artan nüfuzunu engelle(ye)memiş olmasıdır. Bu da Riyad’ı strateji değişikliğine zorlayan en önemli etken olmuştur. İçerde de birçok politika değişimine imza atan Suudi Arabistan imaj tazelemek amacıyla sosyal reformları tedricen uygulamaya koymaktadır. İçeride İslami kimliğinden uzaklaşmaya çalışan Krallık bunun için çok fazla açılım yaparken dışarıda rasyonelliği temel alan ve düşmanlıkları minimize eden diplomasi kartını devreye sokmuş ve nihayetinde İran ile barışma yolunu tercih etmiştir.

Riyad’ın yeni İran politikası bağlamında ticari ilişkilerin geliştirmek istenmesi, İran’dan daha az tehdit algıladığını mı göstermekte yoksa İran’ın ekonomisine can suyu olarak olası tehditleri mi azaltmaktadır? Suudi Arabistan’ın bu hamlesi esasında Çin ile birlikte hareket ederek İran’ı dolaylı olarak baskı altına almayı amaçlamış gibi gözükmektedir. Çünkü bölgede kurulacak siyasi ve ticari denklemin baş mimarı olmak isteyen Çin’in oyun bozucu olmaya çalışan ülkeye karşı bir set oluşturması beklenmektedir.

İran, 1979 İslam Devrimi ile Suudi Arabistan başta olmak üzere Körfez monarşileri için birincil güvenlik tehdidi haline gelmiştir. Arap ayaklanmalarının etkisiyle Suriye, Irak ve Yemen’de güçlenen pozisyonu ise Suudi Arabistan’ı daha da tedirgin ederek proaktif bir tutum takınmasına neden olmuştur. İran’ın bölgede Suudi Arabistan’ı şeytanlaştırması uzun vadede Riyad’ı ABD’nin yörüngesine daha fazla yaklaştırırken kendisinin de sürekli olarak ABD’nin tehdidi altında kalmasına neden olmuştur.

İran yönetimi Batı ile müzakerelerde ödün vermeden ekonomik bağları güçlendirmeye odaklanan bir politikayı tercih etmektedir. İran’ın Batı ile yürüttüğü nükleer müzakereler nihai noktada başarıya ulaşmamış ve tarafların beklentileri karşılanmamıştır. Akabinde ABD’nin yaptırımlarına uzun vadeli direnç sağlayan İran, mevcut ekonomik ve toplumsal krizlerle birlikte kendini Rusya ve Çin’e daha yakın olarak konumlandırmıştır. İran, her iki ülke ile belli konularda stratejik ortaklıklar kursa da Rusya ile daha fazla rekabet alanı paylaşmaktadır. Buna mukabil Çin ile ilişkilerini özellikle ticaret boyutunda geliştiren İran, 2021’de Çin ile 25 yıllık işbirliği anlaşmasının imzalamıştır. Bu anlaşma hem Çin’in kendini ABD’den daha faydalı bir alternatif olarak sunması hem de İran’a karşı yıllarca uygulanan ambargonun sonuç vermemesinin bir tezahürü olarak düşünülmelidir. Öte yandan İran’ın finansal yatırımlara duyduğu ihtiyaç, normalleşme kapsamında Suudi Arabistan ile onarılmaya çalışılan ilişkilerin birincil konusu olmaya devam edecektir.

Tahran ve Riyad arasındaki ilişkiler ihtiyatlı bir şekilde ilerlerken bölgesel hâkimiyet mücadelesi, araçsallaştırılan mezhep sorunu ve silahlanma yarışı, gerilim noktaları olmaya devam edecektir. Çünkü bu başlıklar iki ülke arasında barışı tesis etmede hassas olan etmenler ve dolayısıyla büyük güçler veya diğer bölgesel aktörler tarafından çeşitli yollarla müdahaleye açıktır. Bunlara karşın İran, Suudi Arabistan normalleşmesiyle Arap dünyası içerisinde yeniden konumlanmak istemektedir. Ayrıca Körfez ülkelerinin İsrail ile yakınlaşması İran için sınırlarına önemli bir meydan okuma olarak değerlendirilirken Suudi Arabistan bu hamlenin uzun vadede kendisinin zararına olacağını düşünmüştür. Buna karşın Riyad yönetimi, ABD’nin İsrail ile normalleşmedeki baskısına karşılık, Çin himayesinde İran ile ilişkileri yeniden başlatarak siyasi zeminde kendi konumunu güçlendirmek istemiştir.

Sonuç olarak eski düşmandan “yeni müttefik” olur mu sorumuza, kendi pozisyonlarını güçlendirmelerine fırsat verecek yeni garantörler olduğu müddetçe “evet” diyebiliriz.

Çin Ejderhası, Körfez’de Amerikan Kartalına Galip Gelebilir mi?

ABD-Çin rekabetinin Orta Doğu safhası derinleşmeye devam etmektedir. Çin’in artan ekonomik ve askeri güç kapasitesine paralel olarak hem kendi bölgesinde hem de dünya genelinde daha iddialı roller oynamaya başlaması bölge özelinde de genel olarak da ABD’nin hegemonik rolünün sorgulanmasına neden olmuştur. Arap Baharı ile birlikte Çin’in bölgeye olan ilgisinin artması, ABD’nin bölgedeki hâkim rolünün daha fazla tartışılmasına yol açmıştır.

ABD’nin gücünün zayıflamasına işaret olarak kabul edilen bazı ülke ve bölgelerden çekilmesi, Washington’ın gerektiğinde aynı veya farklı kriz alanlarında yer alma opsiyon esnekliğinin göz ardı edilmesine neden olmaktadır. Bu noktada ABD, sadece başarılı “müdahalelerle” değil başarısız girişimlerin de tecrübesine sahip olup bunu lehine çevirebilme kapasitesine sahiptir. Bu nedenle de ABD’nin Orta Doğu’dan çekilme tercihi, bundan sonraki süreçte de bölgede herhangi bir aksiyon almayacağı anlamına gelmemektedir. Ayrıca ABD’nin Körfez’deki askeri varlığını güçlendirme kararı alması sanıldığının aksine bölgeden çıkmayacağının sinyallerini vermektedir. ABD’nin Orta Doğu nezdinde dış politikasını şekillendiren asıl unsur bölge ülkelerinin rekabeti olurken hasım ülkelere karşı cezalandırıcı rolü yaptırım uygulamak olmuştur. “Yaptırım” ve “askeri yardım” seçenekleri tam da bu noktada İran ve Suudi Arabistan’ın birbirlerine olan düşmanlıklarının artması için kullanışlı aparatlar olarak kullanılmıştır.

Orta Doğu’da bilhassa da Körfez Bölgesi’nde ABD’nin bıraktığı boşluğu doldurma gayreti içerisinde olan Çin, İran ve Suudi Arabistan arasında oynadığı arabuluculuk rolüyle iddialı bir aşama kaydetmiştir. Bu hamle, bölgedeki ekonomik ayak izini derinleştirmek isteyen Çin’in siyasi istikrarsızlığı çözüme kavuşturma arayışı olarak düşünülebilir. Fakat geldiğimiz noktada Çin himayesinde İran, Suudi Arabistan, BAE ve Umman’ın da içinde bulunduğu ortak donanmayla deniz koalisyonu oluşturulması ayak izinin ekonomiyle sınırlı kalmadığını göstermiştir. Bu durumun en büyük sebebi kendilerine güvenlik taahhüdü sunmakta belirsizlik yaratan ABD’ye alternatif arayışında olmasıdır. Esasında Çin ‘in Körfez ile ilişkileri 1971’de başlamakla birlikte stratejik safhaya Arap Baharı ile geçmiştir. Bölgesel çatışma ve krizlere hiçbir zaman taraf olmamış ve ihtiyatlı hareket etmiştir. Tarafsız tutumu özellikle 2017 Katar Krizi ile sorgulanmış ve ABD karşısında yeterliliği soru işaretlerine neden olmuştur.

Çin, 2016 yılında yayımladığı Arap Politikası Belgesi beş ana başlık altında (Siyasi İşbirliği, Yatırım ve Ticaret İşbirliği, Sosyal Gelişim, Kültür ve İnsanlar Arasında Değişim, Barış ve Güvenlik) toplanmış, Körfez ülkeleriyle özellikle 1+2+3 adını verdiği işbirliği modeline ağırlık vermiştir. Bunlar enerji; altyapı inşaatı ve ticaret; nükleer enerji, uzay uyduları ve yeni teknolojilerde işbirliğidir. ABD ve Çin’in Körfez üzerindeki rekabeti sadece enerji ve ticaret değil aynı zamanda silah satışı ile de ilgilidir. ABD’nin Körfez’in en önemli silah ihracatçısı olduğu son yıllarda Çin’in de boy göstermeye çalışmaktadır. Çin’in bir diğer amacı bölgedeki deniz ticaret yollarının güvenliğini sağlamaktır. Bu doğrultuda ilişkilerini daha çok genişleten Körfez ülkeleri ve Çin savunma sanayii alanında da aşama kaydetmeye devam etmektedir.

Çin için Rusya-ABD düşmanlığı kendisinin Kuşak ve Yol Koridoru için hem fırsat hem de riskler barındırmaktadır. Çin’in göze aldığı risk, koridorun akamete uğramaması için Ukrayna Krizi nedeniyle kendine daha bağımlı hale gelen Moskova’nın ABD karşısında set oluşturmasıdır. Buna karşın ABD’nin Tayvan Krizi’ni derinleştirmesi ise en büyük handikabı olmaya devam etmektedir. Rusya’nın askeri olarak deneyiminden muzdarip olan Çin’in olası krizlerde bunu hangi aşamada sıcak çatışmaya çevirebileceği muğlaklığını korumaktadır.

Son olarak, ABD, Orta Doğu’daki rolünü mevcut müttefikleri gözünde makul bir bağlama oturtması gerekirken hala net bir politikası olduğuna dair güvence verememektedir. Ayrıca her ne kadar Çin bölgede kendine Kuşak ve Yol Girişimi üzerinden ekonomik nüfuz yolu açmış olsa da Orta Doğu’daki olası çatışma ve güvenlik krizlerinde nasıl bir pozisyon alacağı ve bölge ülkelerine nasıl bir teminat vereceği bölgedeki kalıcılığını belirleyecektir.

Sonuç

Büyük güçler nezdinde önemi daha çok artan Körfez Bölgesi, sahip olduğu jeopolitik konum ve uluslararası dengelere etkisiyle rakipleri üstünde stratejik baskı kurmak isteyen bir rekabet alanı olmaya devam etmektedir. ABD’nin temel amacı bölgedeki liderliğini sürdürme iken Çin’in öncelikli amacı ekonomik çıkarlarını korumaktır. Özellikle Çin, bu hedef doğrultusunda bölgede dengeleyici stratejik bir yaklaşım sergilemektedir. Bunu yaparken de alışılmışın dışında olarak ABD’ye karşı sesini daha çok çıkarmaya başlamıştır. Liberal dünya düzeninin karşısında çok kutupluluk söylemi altında birleşen İran, Rusya ve Çin, Batı karşısında konsolide olurken birbirlerine daha bağımlı hale geldi. Yeni düzende tek başına oyun değiştirici olmanın güçlüğüne karşı olarak Çin, kartopuvari bir politikayla nüfuz ettiği yerleri ekonomik ve siyasi olarak kendi çeperine almaya çalışmaktadır. Bu nedenle Çin ve Rusya işbirliğinin ABD’yi Orta Doğu’da daha fazla baskılaması beklenmektedir.

ABD’nin demokrasi söyleminin Körfez’de alıcısı olmamasına karşın Çin’in iç işlere müdahale etmeme prensibinin alıcısı çok daha fazladır. Bölgede özellikle mezhepsel kimliklerin araçsallaştırılarak jeopolitik rekabetin gerilim noktası olması İran ve Suudi Arabistan normalleşmesine en büyük tehdidi oluşturmaktadır. Ekonomik ağırlığın Asya’ya kayması ise İran ve Suudi Arabistan’ı bu yeni sürece göre pozisyon almaya itmiştir. Bir tarafta izole edildiği için Çin’e yaklaşan İran varken diğer tarafta birincil güvenlik garantörü ABD’nin kendini bölgeden izole etmesiyle Çin’e yaklaşan Suudi Arabistan vardır. Enerji odaklı diplomasi, mevcut ilişkileri daha ileriye götürebilir. Tam da bu noktada Çin net bir pozisyon alarak bölgeye yatırım, altyapı ve ticaret üzerinden kurduğu somut ekonomik çıktılar vadediyor. Tabii Körfez’deki askeri altyapı ve işbirliklerine olan yatırım ise ABD’nin saf dışı edilmesi için stratejik bir hamledir. Bu nedenle Çin, ihtilaflı bölgelerde diplomasi kartını kullanarak barışın mimarı olarak kendini sunmaya devam edecektir. Körfez ülkelerinin denizdeki konumu, Çin’in Afrika’daki konumunu güçlendirmektedir. Normalleşmenin en büyük adımlarının Yemen üzerinde yürütülmesinin en büyük sebebi de budur.

Suudi Arabistan, bölgedeki konumunu güçlendirme çabası içerisindeyken İran karşısındaki yetersizlik algısını kamufle etmek istemektedir. Bunun da çatışmadan değil diplomasi ve işbirliğinden geçtiğini düşünmektedir. Bu durumu Tahran yönetimi de benimsemiş durumdadır. Çünkü bu durumun uluslararası zeminde kendisine esneklik sağlayacağını öngörmektedir. Buna mukabil Suudi Arabistan’ın ABD’ye karşı sadık müttefik rolü aşınma gösterirken İran’ın Çin’e karşı sadıklık rolünde yükseliş gözlemlenebilir. Sonuç olarak, anlaşmanın işlevselliği sahadaki gelişmeleri sağduyulu izlemekle anlaşılabilecektir. Çin’in ev sahipliğinde alternatif bir dış politika değişimine giden Riyad yönetimi ABD’nin ihtiyatla izleyeceği bir sürece işaret ederken Çin öncülüğündeki savunma ortaklık ve girişimleri öncelikli tehdit olarak kabul edilecektir.

[Merve Şahin, Türkiye Araştırmaları Vakfı araştırmacısıdır.]

Merve Şahin

Araştırmacı

Merve Şahin, İstanbul Medeniyet Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde doktora çalışmalarına devam etmektedir. Lisans eğitimini Kocaeli Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde 2015’te tamamladı. Yüksek lisans derecesini Marmara Üniversitesi Orta Doğu ve İslam Ülkeleri Araştırmaları Enstitüsü Orta Doğu Siyasi Tarihi ve Uluslararası İlişkiler Anabilim Dalı’nda yazdığı “Dış Aktörlerin İç Savaş Dinamiklerine Etkisi: Yemen Örneği” başlıklı tez çalışmasıyla almaya hak kazandı. Çalışma alanları arasında büyük güç rekabeti, Orta Doğu siyaseti, Körfez güvenliği, Yemen ve riskten korunma stratejisi yer almaktadır. Türkiye Araştırmaları Vakfı’nda araştırmacı olarak çalışmaktadır.
E-posta: msahin@turkiyearastirmalari.org

Başa dön tuşu