Türkiye’de milliyetçilik yükseliyor mu?

Mayıs 2023 cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimlerine yönelik yabancı basında yer alan analizlerde ön plana çıkarılan tema Türkiye’de aşırı milliyetçiliğin yükselişe geçtiği oldu. Bu iddiayı temellendirmek için üç somut gelişmeye atıf yapıldı. Bunlardan birincisi, genel başkanlığını Ümit Özdağ’ın yaptığı Zafer Partisi’nin seçim propagandası sürecinde kullandığı göçmen karşıtı söylemin toplumdan destek gördüğü iddiasıydı. Özdağ’ın toplumda bir süredir mayalanan göçmen karşıtlığını siyasallaştırabildiği ve etrafında hatırı sayılır bir çekim alanı oluşturduğu dillendirildi.

İkincisi ise Özdağ’ın aşırı milliyetçi söyleminin Millet İttifakı, özellikle de CHP üzerinde ciddi bir baskı oluşturduğu argümanıydı. Gerçekten de CHP’nin elitist laik-milliyetçi siyasetinin yerine muhafazakâr-dindar seçmenle “helalleşme” adı altında daha mutedil ve kuşatıcı bir popülist siyaset takip etmesinin bu baskının oluşmasında etkisi oldu. CHP’nin parti tabanında elitist laik-milliyetçi refleksler halen çok etkin bir şekilde varlığını hissettirmektedir. Ancak parti tabanı, 20 yılı aşkın bir süredir iktidarı elinde tutan Cumhurbaşkanı Erdoğan’a kaybettirmek için pek de benimsemediği bu yeni siyaseti ve bu siyaset çerçevesinde oluşturulan seçim ittifakını sineye çekmek zorunda kaldı. CHP’nin yumuşak karnını iyi tespit eden Özdağ seçim sürecinde sürekli olarak burayı kaşıdı. CHP’nin yeterince milliyetçi olmadığını göstererek oy çalmaya çalıştı. Ancak buna rağmen ilk turda CHP Özdağ’a boyun eğmedi. Nitekim Cumhurbaşkanlığı seçiminin ikinci tura kalmasının ardından CHP bu baskıyı daha fazla kaldıramadı ve köklü bir siyaset değişikliğine gitti. Geleneksel elitist laik-milliyetçi siyasetinin sınırlarını da aşarak aşırı milliyetçi bir siyasetle seçimin ikinci turunu kendi lehine çevirmeye çalıştı. Burada küçük bir parantez açacak olursak, elitist laik-milliyetçilik toplum karşısında devlet ve rejim kutsamasıyla bir merkez siyaseti takip ederken, aşırı milliyetçi siyaset toplumda biriken öfkeyi kullanarak siyasi merkezi ve kurumları erozyona uğratmaya çalışan tepkisel bir popülist siyaset özelliği gösterir. CHP ikinci turda içine düştüğü çaresizliğin etkisiyle bu tepkisel popülist siyasete kaydı.

Üçüncüsü ise Zafer Partisi’nin de içinde olduğu ATA ittifakının adayı Sinan Oğan’ın Cumhurbaşkanlığı seçiminde üçüncü aday olarak seçimde yer alması ve seçimin kaderini belirleyecek ölçüde oy almasıydı. Oğan’ın seçimi ikinci tura taşıması yükselen milliyetçiliğin bir başarısı olarak görüldü. ATA İttifakı’nın göçmen karşıtı söylem temelinde seçimde ve daha genel olarak da ülke siyasetinde üçüncü bir kutup oluşturduğu iddia edildi.

Lakin milletvekili adayı olan Özdağ’ın kendisi de dahil partisinden hiçbir isim Meclis’e giremedi. Zafer Partisi’nin parlamento seçiminde aldığı oy oranı da oldukça düşük gerçekleşti. Oyların sadece yüzde 2,23’ünü alabildi. Aşırı milliyetçiliğin kol gezdiği Avrupa’daki oranlarla karşılaştırıldığında –örneğin son seçimlerde Alman aşırı sağı oyların yüzde 18’ini aldı– ortada bir başarıdan söz edilmesi oldukça zordur. Aşırı milliyetçilik iddia edildiği düzeyde siyasallaşarak yükseliş göstermiş olsaydı, Zafer Parti’nin Meclis’e hatırı sayılır miktarda milletvekili sokması gerekirdi. Ayrıca, ilk turda ATA İttifakı’nın Cumhurbaşkanı adayı Sinan Oğan 54 milyon 796 bin geçerli oydan ancak 2 milyon 831 binini alabildi. Bu oy miktarına sahip bir siyasi aktörün ülke siyasetinde üçüncü bir kutup oluşturduğunu söylemek zordur.

Yine, Özdağ’ın CHP yönetimini seçmenleriyle karşı karşıya getirme stratejisi kısmen başarılı oldu. CHP cumhurbaşkanlığı seçiminin ikinci turunda aşırı milliyetçi bir siyaseti benimsemek zorunda kaldı. Göçmenleri ırkçılığa varan söylemlerle doğrudan hedef aldı. Toplumu bu yönde kışkırtmaya ve siyasallaştırmaya çalıştı. Ancak bu siyaset değişikliği Millet İttifakı adayı Kemal Kılıçdaroğlu’na seçim kazandırmaya yetmedi. Siyaset değişikliğinden sonra Kılıçdaroğlu oyunu artırdı. Ancak bu artış oyun değiştirici düzeyde gerçekleşmedi, sınırlı oldu. Öte yandan bir siyaset değişikliğine gitmeyen Cumhurbaşkanı Erdoğan da ikinci turda hemen hemen aynı miktarda oyunu artırdı. Dolayısıyla, oy artışlarının asıl sebebinin siyaset değişikliğinden ziyade aday sayısının üçten ikiye inmesi, ATA İttifakı’nın oylarının iki aday arasında paylaşılması olduğu söylenebilir. Kılıçdaroğlu’nun aşırı milliyetçi söylemi ne ATA İttifakı’nın oylarının tamamını kendisine çekebildi ne de Cumhur İttifakı içerisinde yer alan milliyetçi seçmenin oyunun taraf değiştirmesini sağlayabildi. Şayet iddia edildiği gibi Türkiye’de siyasallaşmış bir aşırı milliyetçi tepki var olsaydı Kılıçdaroğlu’nun siyaset değişikliğinin seçiminin sonucunu etkileyecek bir oy kaymasını sağlaması gerekirdi. Bu gerçekleşmedi.

Son olarak, ATA ittifakı ikinci turda tarafsız kalmak yerine Millet ve Cumhur İttifakı arasında bölündü. Oğan Cumhur İttifakı’nı desteklerken, Özdağ Millet İttifakı’na dahil oldu. Eğer toplumda üzerine kalıcı bir siyaset inşa edilecek güçlü bir aşırı milliyetçi dalga olsaydı, ikinci tura kalan iki adaydan biri olamasa bile ATA ittifakının siyasette bağımsız bir kutup olarak varlığını sürdürmesi beklenirdi. ATA İttifakı bileşenleri de aynen Millet İttifakı gibi bir seçim ittifakı olmanın ötesine geçemedi. Uzun soluklu ve kökleri topluma uzanan bir siyasi ittifak özelliği gösteremedi. Yalnızca bir seçim ittifakı olması dolayısıyla daha ikinci turu göremeden dağıldı.

Özetle, Avrupa kıtasının başına bela olan göçmen karşıtı aşırı milliyetçi siyasetin Türkiye’de yükselişte olduğu iddiası gerçeği yansıtmamaktadır. Muhalefetin beklenen başarıyı gösterememesinin yarattığı hayal kırıklığını gölgelemek için başvurulan iddialardan biri olmaktan öte geçmemektedir. Ancak yine de toplumda iktidarın göç politikalarına yönelik bir rahatsızlığın varlığı söz konusudur. Bunun etkisini AK Parti’nin yüzde 35’e düşen oy oranında somut bir şekilde görmek mümkündür. Burada sorulması gereken toplumda potansiyel olarak var olan bu milliyetçi tepkinin neden iddia edildiği ölçüde siyasallaşmadığıdır. Özdağ, Muharrem İnce ve Oğan gibi siyasiler bu potansiyeli harekete geçirmeye çalıştılar. Ancak hiçbiri başarılı olamadı.

Bu başarısızlığın temel sebebi Avrupa’da aşırı sağın yükselişine yol açan şartların Türkiye’de bulunmamasıdır. Aşırı sağı tepkisel bir siyaset olarak üreten ana etken ülke siyasetinde merkez partilerin ve kurumların milli çıkarlar yerine ısrarla küreselci –büyük şirketler– ya da başka bir ülkenin –ABD gibi süper güçler ya da Brüksel siyasi eliti– çıkarlarını gözetmesidir. Toplumun iradesinin ve taleplerinin göz ardı edilmesidir. Bu durumda merkez partiler ve kurumlar toplum nezdinde meşruiyet erozyonuna uğramakta ve toplum da radikalleşerek sistem-karşıtı aşırı milliyetçi partilere yönelmektedir. Türkiye’de siyasetin bir meşruiyet sorunu yoktur. Bunun temel sebebi AK Parti’nin takip ettiği yerli-milli siyasettir. Yerli-milli siyasetin özünü milli çıkarların küreselci ya da bir başka güçlü devletin çıkarlarından üstün tutulması oluşturmaktadır. Milletin iradesi ve çıkarları her şeyin üstünde tutulmaktadır. Toplumsal talepler çok büyük oranda siyasette karşılık bulmaktadır. 20 küsur yıllık iktidarın –hem de darbe girişimleri ve vesayetle mücadele gibi anormal siyasi şartlar altında– yıpratıcı etkilerine rağmen AK Parti’nin halen açık ara birinci parti olmasının sırrı buradadır. Bu haliyle yerli-milli siyaset ülkede siyaset kurumunun meşruiyetini artıran bir rol oynamaktadır. Aşırı milliyetçilik gibi marjinal ideolojilerin ve siyasetlerin ortaya çıkışına izin vermemekte ve toplumsal alanda ve siyaset kurumunda etkisini sınırlandırmaktadır. Seçimlere katılımın yüksek olması ve seçmenlerin ağırlıklı olarak merkez partilere yönelmesi yerli-milli siyasetin bu işlevini açıkça ortaya koymaktadır. Yerli-milli siyasetin bu baskın özelliği siyasi hayatımızda hegemonik siyaset haline gelmesine yol açmıştır. Siyasi hayatta aktif tüm aktörler, buna CHP de dahil, zamanla yerli-milli siyasi ufku benimsemek zorunda kalmıştır. Günümüzde Türkiye’de siyasi çekişmenin kimin daha yerli-milli olduğu yarışı tarafından belirlendiğini söylemek abartı olmaz. Türkiye’de yükselişte olan bir milliyetçilik varsa bu yerli-millilik ya da başka bir ifadeyle vatanseverliktir.

Ali Aslan

Kıdemli Araştırmacı

Doç. Dr. Ali Aslan, İbn Haldun Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesidir. Lisans eğitimini 2002’de Fatih Üniversitesi’nde tamamlayan Aslan, yine aynı üniversiteden yüksek lisans derecesini 2004’te aldı. Doktora derecesini ise 2012’de ABD’de University of Delaware’den almaya hak kazandı. Çalışma alanlarını uluslararası ilişkiler teorileri, siyasi rejimler, siyasi partiler ve Türk siyasi hayatı oluşturmaktadır. Türkiye Araştırmaları Vakfı’nda kıdemli araştırmacı olarak çalışmaktadır.
E-posta: aaslan@turkiyearastirmalari.org

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu